şarköy ile ilgili son yazıma "Şarköy: Bir Şehrin Hayatı ve Ölümü" diye başlık atmışım. fena da yazmamışım.
ancak o yazı şarköy'le ilgiliyken, bu yazı ben ve şarköy ile ilgili.
orada doğmuş olmanın verdiği mantık dışı bir bağdan ötürü olacak, kendimi oldum olası şarköy'e ait hissetmişimdir. bu mantık dışı bağ; ne zaman ki annemi, babamı ve bir ömrünü şarköy'de geçirmiş insanları tanımaya başladım, ne zaman ki başka başka şehirler gördüm işte o zaman bir mantık çerçevesine oturdu.
her metrekaresinde sevdiğim birilerinin anısı vardı ve kısa ömrüme ben de azımsanamayacak anıyı sığdırmayı başardım. şarköy'de sevilmeyecek ne vardı ki?
güzel şeylerin sonu var, ancak belki ızdırap sonsuz. bu satırları okuyorsanız bu gerçeğin bir ucundan yakalamışsınızdır eminim.
şimdi ise bu ait olma hissinin kıyısındayım. pek tabi bu bir günde gelinen bir nokta değil, dürüst olmak gerekirse uzunca bir süredir inkâr içinde olduğum bir durumdu bu.
yine de işte buradayım. "evim" diyebildiğim yerden fiziksel olarak 220 kilometre, zihinsel olarak ise fersah fersah uzaktayım. vatansız bir insan evladı olarak şaşkınlık ve yalnızlık içindeyim. ne acı, ne ağır.
"dönmek" belki bir çözüm, ama neye çare? mesele yeniden orada olmak değil ki.
bakmayın zaman zaman kendime ve ortaya çıkarttığım işe giydirdiğime. şimdi kopmaktan dertlendiğim şarköy'den ayrılırken uçmak, göklere yükselmek vardı ki bir gün geri döndüğümde "alçak" kalmayayım.
ve epey de yol geldim. bin o kadar daha yolum olabilir elbet, ancak başarılabileceklerin insan havsalasına sığmakta güçlük çeken ufkunu idrak etmiş olmak; geçen her gün başarılanları, yapılanları, geride kalan yolu yok etmiyor.
öyleyse dönmek niye? nereye?
bir hayattan kayıp gidiyormuşum, tutunmak için daha ileriye uzanmaya çalışıyormuşum hissiyatı... bu hissiyattan kurtulmam gerek ve belki de yardıma ihtiyacım var.
16 Ağustos 2016 Salı
22 Haziran 2016 Çarşamba
bu zamana kadar yazdığım hiçbir şeyi okumadıysanız bile bunu okuyun
bilmem kaç adet milyonluk eşşeğin bir topun peşinden koşturması gündemimizi meşgul etmekte ve sikko "zaferler" ile "milli duygularımız" kabarmaktayken gelin size bir şeyden bahsedeyim.
yakın çevremdeki arkadaşlarım bilirler, benim litvanya'da yaşayan bir arkadaşım var. ismini vermeyeceğim -bilen biliyor zaten-, ancak geçenlerde aramızda geçen bir konuşmayı yazının devamında sizlere anlatacağım. zaten ben leb demeden leblebiyi siz anlayacaksınız.
bu arkadaşımın, birkaç ay evvel ilk evladı oldu. askerde de olduğumdan çok konuşamamıştık, ancak geçen babalar gününde fırsat bulduk, sohbete başladık.
laf arasında şakayla karışık "aşılarını yaptırdınız mı?" diye sordum. "zamanı geldikçe sağlık muayenelerini yaptırıyoruz." dedi ve ekledi: "yalnız ben böyle sağlık sistemini sikerim."
şimdi tabi insanın aklına ilk olarak litvanya'nın küçük bir avrupa ülkesi olduğu ve kendince sıkıntıları olabileceği geliyor. olumsuz bir durum var diye düşünüp ben bir şey diyemedim, ancak arkadaşım aynen şunları anlatmaya başladı:
"29 cent aldılar sadece bir kere, kayıt ücreti. ondan sonra her şey ücretsiz. eve doktor falan geliyor kontrol ediyor. hastanedeysen özel odada kalıyorsun, yemek içmek dahil hiçbir şey ödemiyorsun. böyle sağlık sistemi mi olur lan, 29 cent aq. ben çıkardım 30 euro verdim, "yok cent" diyor kadın. sik kadar devlet bu imkanı nasıl sağlıyor?"
meğer benim dallama arkadaşım, şaşkınlıktan sövüyormuş. e bunu duyunca "nihayetinde avrupa ülkesi" diye geçti aklımdan. "eğitimini bir de gör sen" deyiverdim. onu da kısmen görmüş, şunları söyledi:
"gördüm bile. mesela okul servisi nerede olursan ol senin çocuğunu alıp getirip götürmek zorunda ve ücretsiz. yine vay aq dedim..."
ben de tam "vay aq" diyecektim ki lafı ağzıma tıktı bir de şunları anlattı:
"o değil de bi de maaş bağladılar bana baba parası. yattığım yerden bir sene boyunca aynı maaşımı alıcam. sen yeter ki çocuğunla ilgilen ben sana bakıcam diyor devlet."
bunun üzerine küfrettim "siktir git" falan dedim, "gidicem zaten irlanda'yı düşünüyorum" dedi yavşak. öhöm neyse orası önemli değil.
henüz hayatında yurt dışına çıkmamış biri olarak, bunları size niye anlattım? açıkçası bilmiyorum.
ancak bazılarına bu yazıyı gösterip "bu adam niye böyle bir şey yazmış" diye soracak olursanız muhtemelen şıppadanak konuyu çözüp benim "vatan haini, paralel, zerdüşt bir üst akıl piyonu, faiz lobisi destekçisi çapulcu" olduğumu falan söyleyip "içinde yaşadığım toplumun hassassiyetlerine saygısız bir şerefsiz" olduğumu iddia edecektir.
belki de tam da bu yüzden yazmışımdır bu yazıyı.
yakın çevremdeki arkadaşlarım bilirler, benim litvanya'da yaşayan bir arkadaşım var. ismini vermeyeceğim -bilen biliyor zaten-, ancak geçenlerde aramızda geçen bir konuşmayı yazının devamında sizlere anlatacağım. zaten ben leb demeden leblebiyi siz anlayacaksınız.
bu arkadaşımın, birkaç ay evvel ilk evladı oldu. askerde de olduğumdan çok konuşamamıştık, ancak geçen babalar gününde fırsat bulduk, sohbete başladık.
laf arasında şakayla karışık "aşılarını yaptırdınız mı?" diye sordum. "zamanı geldikçe sağlık muayenelerini yaptırıyoruz." dedi ve ekledi: "yalnız ben böyle sağlık sistemini sikerim."
şimdi tabi insanın aklına ilk olarak litvanya'nın küçük bir avrupa ülkesi olduğu ve kendince sıkıntıları olabileceği geliyor. olumsuz bir durum var diye düşünüp ben bir şey diyemedim, ancak arkadaşım aynen şunları anlatmaya başladı:
"29 cent aldılar sadece bir kere, kayıt ücreti. ondan sonra her şey ücretsiz. eve doktor falan geliyor kontrol ediyor. hastanedeysen özel odada kalıyorsun, yemek içmek dahil hiçbir şey ödemiyorsun. böyle sağlık sistemi mi olur lan, 29 cent aq. ben çıkardım 30 euro verdim, "yok cent" diyor kadın. sik kadar devlet bu imkanı nasıl sağlıyor?"
meğer benim dallama arkadaşım, şaşkınlıktan sövüyormuş. e bunu duyunca "nihayetinde avrupa ülkesi" diye geçti aklımdan. "eğitimini bir de gör sen" deyiverdim. onu da kısmen görmüş, şunları söyledi:
"gördüm bile. mesela okul servisi nerede olursan ol senin çocuğunu alıp getirip götürmek zorunda ve ücretsiz. yine vay aq dedim..."
ben de tam "vay aq" diyecektim ki lafı ağzıma tıktı bir de şunları anlattı:
"o değil de bi de maaş bağladılar bana baba parası. yattığım yerden bir sene boyunca aynı maaşımı alıcam. sen yeter ki çocuğunla ilgilen ben sana bakıcam diyor devlet."
bunun üzerine küfrettim "siktir git" falan dedim, "gidicem zaten irlanda'yı düşünüyorum" dedi yavşak. öhöm neyse orası önemli değil.
henüz hayatında yurt dışına çıkmamış biri olarak, bunları size niye anlattım? açıkçası bilmiyorum.
ancak bazılarına bu yazıyı gösterip "bu adam niye böyle bir şey yazmış" diye soracak olursanız muhtemelen şıppadanak konuyu çözüp benim "vatan haini, paralel, zerdüşt bir üst akıl piyonu, faiz lobisi destekçisi çapulcu" olduğumu falan söyleyip "içinde yaşadığım toplumun hassassiyetlerine saygısız bir şerefsiz" olduğumu iddia edecektir.
belki de tam da bu yüzden yazmışımdır bu yazıyı.
5 Haziran 2016 Pazar
çok sürükleyici askerliğimde neler olup bitti özetliyorum toplanın (capsli)
bitti ve döndüm.
giderken "gelin size niçin askere gittiğimden bahsedeyim" diye bir yazı yazmıştım. hangi ruh hali içerisinde gittiğimi anlamak adına ona da bir bakabilirsiniz.
şimdi bu yazıda da hiç beklemediğim biçimde çok acayip geçen askerliğimi özetleyeceğim. özet diyorum ama dile kolay 6 ay, özeti de uzun olabilir sıkı durun lodoslama dalıyorum mevzuya.
öncelikle 16 aralık 2015 tarihinde Balıkesir Bakım Okulu ve Eğitim Merkezi komutanlığına acemi eğitimim için katıldığımı belirteyim. hem de koşa koşa! 361. kısa dönem içerisinde buraya katılan ilk kişi olduğum için yaş kütüğüne plaket çakma işi de bana düştü. yemin töreninde "sayın komutanım" diye başlayan bir metni ezberleyip yüzlerce misafir, bakım okulu komutanı Tümgeneral Mehmet Akyürek ve Korgeneral Mehmet Daysal'a okudum ve yaş kütüğüne plaketi çaktım. (hatta bunun videosu var da bilmiyorum paylaşır mıyım...)
karakteriniz askerliğe ne kadar zıt olsa da verdiğiniz selamı resmi kıyafetleri içinde bir korgeneral aldığı zaman duygulanıyorsunuz. herkes "heyecanlanma" dedi ama kimse duygulanacağımdan bahsetmedi... bununla beraber balıkesir'de bi bok yok ve buz gibi soğuk oluyor. bi daha anca içinden geçer güzel yerlere giderim.
10 Ocak 2016'da İzmir'de Ege Ordusu Komutanlığı Bakım Birliği'ne usta birliği için katılış yaptım ve balıkesir sağolsun ilk günler it gibi hastalıkla geçti. burada ilk başta birlik astsubayının yanına yazıcı olarak görevlendirdiler, bi ton saçma sapan evrak işiyle falan uğraştık, bildiğin memuriyet...
ancak bütün askerliğimi şekillendiren olay ilk ayımı tamamlamadan gerçekleşti.
dediler ki bu yıl EFES 2016 Birleşik Müşterek Fiili Atışlı tatbikatı ilk kez yabancı ülkelerin katılımıyla gerçekleşecek. bu tatbikatın 400 sayfalık bir senaryosu var. ingilizce'den türkçe'ye çevrilmesi için dil bilen personel lazım. koca Ege Ordusu'ndan bir avuç er, o işe giriştik. "Kozmik Bina" da dedikleri İstihbarat ve Harekat Başkanlıklarının bulunduğu binada bize verilen laptoplarda 1,5 ay gibi bir süre çalıştık.
burada bir virgül koyup ekleyeyim. asker olduğum süre içerisinde ne görev verildiyse elimden geldiğince nizami olarak yaptım. ancak gerçekten tsk'ya, vatana hizmet ettiğimi hissettiğim zaman, bu görev kapsamında çalıştığım zamandı. zira herkesin yapabileceği bir işten ziyade 18 sene okul okumuş olan benden beklenmesi mantıklı bir görev verilmişti. hakkını vererek de yaptım.
dil bilen personel olarak EFES 2016 tatbikatı kapsamında tonla iş yapıldı. Gün geldi tatbikatın senaryosunu (Skolkan Scenario olarak bilinen bir senaryo varmış ve bu senaryo pek çok tatbikatta revize edilerek kullanılıyormuş, merak eden internetten araştırabilir) çevirdik, gün geldi tatbikat kapsamında gelen hayali mesajları ve mesajlara yanıtları çevirdik, gün geldi suudi arabistan'dan, pakistan'dan, katar'dan, polonya'dan, almanya'dan gelen misafirleri karşıladık, gün geldi seferihisar, menteş, urla, sığacık köşe köşe gezdik.
nihayetinde bu çabalarımız Ege Ordusu Kurmay Başkanı Tümgeneral Memduh Hakbilen imzalı bir takdire layık görüldük ki dediklerine göre bir ere kolay kolay verilen bir şey değilmiş.
mart ve mayıs ayı ağırlıklı olarak EFES 2016 ile geçse de nisan ayında Bakım Birliği'ndeki görevime döndüm; ancak bu sefer birlik astsubayının değil, personel astsubayının yanına.
askerde yaşadığım bir diğer ilginç olay ise aslında Sedat ile tanışmam oldu. (El salla lan Sedat, ünlü oldun burayı nerden baksan 10-20 kişi okur...). Acemi birliğinden beri beraber olduğumuz bu adam hem karakter, hem de hayatlarımız bakımından bildiğiniz ruh ikizim. neyse, normalde personel astsubayının yazıcısı Sedat'tı ben de astsubayın kendisinden ziyade Sedat'ın yardımcısıydım.
bu süreçte yine dil bilen personel olmaktan dolayı bir süre Askeri İstihbarat Bölüğü'ne görevli tek er olarak gidip gelmeye başladım.
son olarak mayıs ayında EFES 2016 çalışmalarına paralel olarak verilen bir Hazır Kıta görevi de vardı ki hiç derinlemesine giresim yok. 9 erbaş/er gün içindeki görevlerimizin üzerine haftada 45 saat komutanlığa yapılabilecek saldırılara karşı nöbet tuttuk ki bir noktadan sonra grup terapisi seanslarına döndü bu uzun nöbet süreleri. hal böyle olunca izmir'de bile olsanız cem karaca'nın nöbetçinin türküsü şarkısını dinlediğinizde tribe giriyorsunuz.
tüm bu şartlar altında ömrümüzden bir ömür gitti. "gittin de iyi mi oldu?" diye soranlarınız olabilir, ancak zaten iyi ya da kötü olsun diye gitmemiştim ki.
her şey bir yana bir kez olsun sırf postallarla papatya ezmek bile bir şey katabiliyor insana, eğer her şeyden bir şey öğrenmek çabasındaysanız. işin arkasındaki metaforu siktir edin, "nasıl oluyor da bir çiçeği incitebiliyorum" diye kendinize soruyorsunuz ki o konunun sonu gelmek bilmiyor.
daha söylenecek çok şey var, ancak kol kırılıyor yen içinde kalıyor.
sonuçta, bitti ve döndüm.
giderken "gelin size niçin askere gittiğimden bahsedeyim" diye bir yazı yazmıştım. hangi ruh hali içerisinde gittiğimi anlamak adına ona da bir bakabilirsiniz.
şimdi bu yazıda da hiç beklemediğim biçimde çok acayip geçen askerliğimi özetleyeceğim. özet diyorum ama dile kolay 6 ay, özeti de uzun olabilir sıkı durun lodoslama dalıyorum mevzuya.
öncelikle 16 aralık 2015 tarihinde Balıkesir Bakım Okulu ve Eğitim Merkezi komutanlığına acemi eğitimim için katıldığımı belirteyim. hem de koşa koşa! 361. kısa dönem içerisinde buraya katılan ilk kişi olduğum için yaş kütüğüne plaket çakma işi de bana düştü. yemin töreninde "sayın komutanım" diye başlayan bir metni ezberleyip yüzlerce misafir, bakım okulu komutanı Tümgeneral Mehmet Akyürek ve Korgeneral Mehmet Daysal'a okudum ve yaş kütüğüne plaketi çaktım. (hatta bunun videosu var da bilmiyorum paylaşır mıyım...)
karakteriniz askerliğe ne kadar zıt olsa da verdiğiniz selamı resmi kıyafetleri içinde bir korgeneral aldığı zaman duygulanıyorsunuz. herkes "heyecanlanma" dedi ama kimse duygulanacağımdan bahsetmedi... bununla beraber balıkesir'de bi bok yok ve buz gibi soğuk oluyor. bi daha anca içinden geçer güzel yerlere giderim.
10 Ocak 2016'da İzmir'de Ege Ordusu Komutanlığı Bakım Birliği'ne usta birliği için katılış yaptım ve balıkesir sağolsun ilk günler it gibi hastalıkla geçti. burada ilk başta birlik astsubayının yanına yazıcı olarak görevlendirdiler, bi ton saçma sapan evrak işiyle falan uğraştık, bildiğin memuriyet...
ancak bütün askerliğimi şekillendiren olay ilk ayımı tamamlamadan gerçekleşti.
dediler ki bu yıl EFES 2016 Birleşik Müşterek Fiili Atışlı tatbikatı ilk kez yabancı ülkelerin katılımıyla gerçekleşecek. bu tatbikatın 400 sayfalık bir senaryosu var. ingilizce'den türkçe'ye çevrilmesi için dil bilen personel lazım. koca Ege Ordusu'ndan bir avuç er, o işe giriştik. "Kozmik Bina" da dedikleri İstihbarat ve Harekat Başkanlıklarının bulunduğu binada bize verilen laptoplarda 1,5 ay gibi bir süre çalıştık.
burada bir virgül koyup ekleyeyim. asker olduğum süre içerisinde ne görev verildiyse elimden geldiğince nizami olarak yaptım. ancak gerçekten tsk'ya, vatana hizmet ettiğimi hissettiğim zaman, bu görev kapsamında çalıştığım zamandı. zira herkesin yapabileceği bir işten ziyade 18 sene okul okumuş olan benden beklenmesi mantıklı bir görev verilmişti. hakkını vererek de yaptım.
dil bilen personel olarak EFES 2016 tatbikatı kapsamında tonla iş yapıldı. Gün geldi tatbikatın senaryosunu (Skolkan Scenario olarak bilinen bir senaryo varmış ve bu senaryo pek çok tatbikatta revize edilerek kullanılıyormuş, merak eden internetten araştırabilir) çevirdik, gün geldi tatbikat kapsamında gelen hayali mesajları ve mesajlara yanıtları çevirdik, gün geldi suudi arabistan'dan, pakistan'dan, katar'dan, polonya'dan, almanya'dan gelen misafirleri karşıladık, gün geldi seferihisar, menteş, urla, sığacık köşe köşe gezdik.
![]() |
| Takdir'in tamamını scan edip atacaktım ama göte gelmekten korktum. TMİ bitsin koyarım. |
mart ve mayıs ayı ağırlıklı olarak EFES 2016 ile geçse de nisan ayında Bakım Birliği'ndeki görevime döndüm; ancak bu sefer birlik astsubayının değil, personel astsubayının yanına.
askerde yaşadığım bir diğer ilginç olay ise aslında Sedat ile tanışmam oldu. (El salla lan Sedat, ünlü oldun burayı nerden baksan 10-20 kişi okur...). Acemi birliğinden beri beraber olduğumuz bu adam hem karakter, hem de hayatlarımız bakımından bildiğiniz ruh ikizim. neyse, normalde personel astsubayının yazıcısı Sedat'tı ben de astsubayın kendisinden ziyade Sedat'ın yardımcısıydım.
bu süreçte yine dil bilen personel olmaktan dolayı bir süre Askeri İstihbarat Bölüğü'ne görevli tek er olarak gidip gelmeye başladım.
son olarak mayıs ayında EFES 2016 çalışmalarına paralel olarak verilen bir Hazır Kıta görevi de vardı ki hiç derinlemesine giresim yok. 9 erbaş/er gün içindeki görevlerimizin üzerine haftada 45 saat komutanlığa yapılabilecek saldırılara karşı nöbet tuttuk ki bir noktadan sonra grup terapisi seanslarına döndü bu uzun nöbet süreleri. hal böyle olunca izmir'de bile olsanız cem karaca'nın nöbetçinin türküsü şarkısını dinlediğinizde tribe giriyorsunuz.
tüm bu şartlar altında ömrümüzden bir ömür gitti. "gittin de iyi mi oldu?" diye soranlarınız olabilir, ancak zaten iyi ya da kötü olsun diye gitmemiştim ki.
her şey bir yana bir kez olsun sırf postallarla papatya ezmek bile bir şey katabiliyor insana, eğer her şeyden bir şey öğrenmek çabasındaysanız. işin arkasındaki metaforu siktir edin, "nasıl oluyor da bir çiçeği incitebiliyorum" diye kendinize soruyorsunuz ki o konunun sonu gelmek bilmiyor.
daha söylenecek çok şey var, ancak kol kırılıyor yen içinde kalıyor.
sonuçta, bitti ve döndüm.
8 Aralık 2015 Salı
benim sevgili aliye'm
"muhakkak ki hayatımda yaptığım ve yapabileceğim en iyi iş seninle hayatımı birleştirmek oldu. bundan sonra ne diye kederli ve üzüntülü şeyler yazalım... ikimiz de yalnız neşeden ibaret mektuplar yazmalıyız. mektubundaki "beni istediğim kadar sevmezsen ölürüm" cümlesini belki elli defa okudum. ah aliye, seni isteyebileceğinden çok seveceğim. benim nasıl sevebileceğimi göreceksin... içim şimdiden istanbul'a gelmek, seni görmek iştiyakıyla dolu... şiir kitabının sonlarındaki yazıları kıskanma. hiçbir zaman dolmamış olan boş gönlümün sesleridir onlar. sen benim bütün kafamı ve ruhumu doldurduğun zaman bak neler yazacağım. sana bu mektupla beraber bir şiir gönderiyorum. bu şiir bütün mazim ile alakamı kestiğime alâmettir. yeni bir hayata, aydınlık, sevgi ve fedakârlık dolu bir hayata atılmak üzere olduğumu biliyorum. asıl senin için fedakârlık yapmak bana en büyük saadeti verecektir. yalnız senin için yaşamak, hayatımdan senden başka her şeyi silip atmak istiyorum. fikirlerimi, gayeleri seninle paylaşmak, doğru bulduğumuz şeylere beraber inanmak istiyorum.
etrafın seni sıktığı zaman kitap oku... ben şimdiye kadar her şeyden çok kitaplarımı severdim. bundan sonra her şeyden çok kitaplarımı severdim. bundan sonra her şeyden çok seni seveceğim ve kitapları beraber seveceğiz. insan muhitin bayağı, manasız, soğuk tesirlerinden kurtulmak istediğim zaman yalnız okumak fayda verir. bana en felaketli günlerimde kitaplarım arkadaş olmuştu. fakat bu yetmiyor. şiirlerimde de gördün ki kitaplara rağmen çok ıstırap çektim. çünkü candan bir insanım yoktu. sen benim yarım kalan tarafımı ikmal edeceksin."*
başkalarının mektuplarını okumak, hiç tanımadığınız/tanıyamayacağınız insanların şahsi hayatlarına ortak olmak, garip.
yukarıda mektuptan sonra gelen 40-50 sayfadaki mektuplar boyunca iki insanın evlilik öncesi telaşına, ailelerin işe karışmasına falan tanık oluyorsunuz. siz nasıl hissedersiniz bilemem, ancak ben kendim nasıl hissettim onu da bilemiyorum. yani en azından tarif edemiyorum.
vakti geçmiş bir iletişim yöntemi olabilir, kabul. ancak siz yine de mektuplar yazın sevdiklerinize.
---
* "canım aliye, ruhum filiz", sf. 17. (sabahattin ali'nin eşi ve kızına yazdığı mektuplar)
etrafın seni sıktığı zaman kitap oku... ben şimdiye kadar her şeyden çok kitaplarımı severdim. bundan sonra her şeyden çok kitaplarımı severdim. bundan sonra her şeyden çok seni seveceğim ve kitapları beraber seveceğiz. insan muhitin bayağı, manasız, soğuk tesirlerinden kurtulmak istediğim zaman yalnız okumak fayda verir. bana en felaketli günlerimde kitaplarım arkadaş olmuştu. fakat bu yetmiyor. şiirlerimde de gördün ki kitaplara rağmen çok ıstırap çektim. çünkü candan bir insanım yoktu. sen benim yarım kalan tarafımı ikmal edeceksin."*
başkalarının mektuplarını okumak, hiç tanımadığınız/tanıyamayacağınız insanların şahsi hayatlarına ortak olmak, garip.
yukarıda mektuptan sonra gelen 40-50 sayfadaki mektuplar boyunca iki insanın evlilik öncesi telaşına, ailelerin işe karışmasına falan tanık oluyorsunuz. siz nasıl hissedersiniz bilemem, ancak ben kendim nasıl hissettim onu da bilemiyorum. yani en azından tarif edemiyorum.
vakti geçmiş bir iletişim yöntemi olabilir, kabul. ancak siz yine de mektuplar yazın sevdiklerinize.
---
* "canım aliye, ruhum filiz", sf. 17. (sabahattin ali'nin eşi ve kızına yazdığı mektuplar)
4 Kasım 2015 Çarşamba
kitap okumaktan ve yabancı dil bilmekten ne kazandım
şimdi istiyorum ki lafa, ne okuduğum kitabı ne de izlediğim filmi doğru dürüst anlatamayışımdan ve önce ingilizce sonra fransızca öğreneyim derken türkçe'min bozulmasından gireyim. öyle de girdim.
ama emin olun kitap okumaktan da yabancı dil bilmekten de çok şey kazandım. aşağıda okuyacağınız, başımdan geçen anektod da bunun bir kanıtı.
şimdi efendim bugün ofisten çıktım, kadıköy'e geçmek üzere kabataş iskelesinden motora bindim. yanımda "çavdar tarlasında çocuklar" kitabı vardı bir süredir okuduğum, çıkarttım okumaya başladım.
tabi göz ucuyla sağımdan solumdan geçenler gözüme çarpıyor, ama konsantrasyonum şahane. derken "excuse me..." diyen ingilizcesi biraz aksanlı bir hanım kızın sesiyle irkildim, "do you speak english?". o an doğum yerim keşan değil de cambridge'mişçesine "sure I do" diyiverdim.
ne okuduğumu sordu, beklemediğim refleks ile kitabın türkçe adını söylemek yerine orijinal adını söyleyiverdim: "catcher in the rye". kendisi pek anlam veremedi. zaten aksanındaki inceden fransızca konuşan insan tınısını fark ettiğimden, üzerine bir de "l'attrape-coeur" diyince afalladı. bu sefer de "parlez vous français?" diye sordu. "evet, türk/fransız bir üniversiteden mezunum, ama ingilizce'yi tercih ederim" diyince galatasaray'dan mezun olduğumu anladı ama tahmin ettiğim şekilde bir kendini beğenmişlik yapıp da konuyu üstelemedi.
ardından erasmus öğrencisi olduğunu söyleyip türkçe öğrendiğini "türkçe öğreniyorum, ama zor" şeklinde türkçe bir cümleyle ifade edip "kitabın türkçe adı ne? okusam yararı olur mu?" diyerek ilgisinin elimdeki kitaba olduğunu belirtince; ben bi an kendimi kaybedip türkçe, ingilizce ve fransızca karışık olarak, ""çavdar tarlasında çocuklar", "catcher in the rye"dan çeviri. ama "l'attrape-coeur"den yapılan çeviri "gönülçelen" olarak çevirildi"" falan diye mevzuyu uzun uzun anlatınca biraz şaşkın dinledi ama nihayetinde kendisine önermedim.
derken zaten kadıköy'e yanaştık. teşekkür etti, elimi sıktı. yarı yarıya hem saflıktan hem de zaten öyle bir insan da olmadığımdan ne adını, ne okulunu ne de nereli olduğunu sormadım. güzel kızdı, ama pişman değilim.
nitekim diyeceğim şu. elinizde akıllı telefonunuz mal mal atilla taş twitleri okurken hiç kimseyle böyle bir diyaloğa girmeniz mümkün değil. kitap okurken de yüz yılda bir olur böyle bir diyalog, ancak hiç olmazsa iki satır güzel bir şey okumuş olursunuz.
ayrıca "excuse me" diye seslenen birisine "do you sex" demiyor oluşunuz da size kendinizi iyi hissettirecek bir şey. üzerine bir de çat pat kimsenin konuştuğunuzu tahmin etmediği bir dilde konuşmaya başlayarak karşınızdakini şaşırtabiliyorsanız, minik bir gurur bile duyuyorsunuz kendinizle.
demem o ki kitap da okuyun, dil de öğrenin. başınıza açılacak bu gibi işler, gününüzün en ilginç anları olabilir.
ama emin olun kitap okumaktan da yabancı dil bilmekten de çok şey kazandım. aşağıda okuyacağınız, başımdan geçen anektod da bunun bir kanıtı.
şimdi efendim bugün ofisten çıktım, kadıköy'e geçmek üzere kabataş iskelesinden motora bindim. yanımda "çavdar tarlasında çocuklar" kitabı vardı bir süredir okuduğum, çıkarttım okumaya başladım.
tabi göz ucuyla sağımdan solumdan geçenler gözüme çarpıyor, ama konsantrasyonum şahane. derken "excuse me..." diyen ingilizcesi biraz aksanlı bir hanım kızın sesiyle irkildim, "do you speak english?". o an doğum yerim keşan değil de cambridge'mişçesine "sure I do" diyiverdim.
ne okuduğumu sordu, beklemediğim refleks ile kitabın türkçe adını söylemek yerine orijinal adını söyleyiverdim: "catcher in the rye". kendisi pek anlam veremedi. zaten aksanındaki inceden fransızca konuşan insan tınısını fark ettiğimden, üzerine bir de "l'attrape-coeur" diyince afalladı. bu sefer de "parlez vous français?" diye sordu. "evet, türk/fransız bir üniversiteden mezunum, ama ingilizce'yi tercih ederim" diyince galatasaray'dan mezun olduğumu anladı ama tahmin ettiğim şekilde bir kendini beğenmişlik yapıp da konuyu üstelemedi.
ardından erasmus öğrencisi olduğunu söyleyip türkçe öğrendiğini "türkçe öğreniyorum, ama zor" şeklinde türkçe bir cümleyle ifade edip "kitabın türkçe adı ne? okusam yararı olur mu?" diyerek ilgisinin elimdeki kitaba olduğunu belirtince; ben bi an kendimi kaybedip türkçe, ingilizce ve fransızca karışık olarak, ""çavdar tarlasında çocuklar", "catcher in the rye"dan çeviri. ama "l'attrape-coeur"den yapılan çeviri "gönülçelen" olarak çevirildi"" falan diye mevzuyu uzun uzun anlatınca biraz şaşkın dinledi ama nihayetinde kendisine önermedim.
derken zaten kadıköy'e yanaştık. teşekkür etti, elimi sıktı. yarı yarıya hem saflıktan hem de zaten öyle bir insan da olmadığımdan ne adını, ne okulunu ne de nereli olduğunu sormadım. güzel kızdı, ama pişman değilim.
nitekim diyeceğim şu. elinizde akıllı telefonunuz mal mal atilla taş twitleri okurken hiç kimseyle böyle bir diyaloğa girmeniz mümkün değil. kitap okurken de yüz yılda bir olur böyle bir diyalog, ancak hiç olmazsa iki satır güzel bir şey okumuş olursunuz.
ayrıca "excuse me" diye seslenen birisine "do you sex" demiyor oluşunuz da size kendinizi iyi hissettirecek bir şey. üzerine bir de çat pat kimsenin konuştuğunuzu tahmin etmediği bir dilde konuşmaya başlayarak karşınızdakini şaşırtabiliyorsanız, minik bir gurur bile duyuyorsunuz kendinizle.
demem o ki kitap da okuyun, dil de öğrenin. başınıza açılacak bu gibi işler, gününüzün en ilginç anları olabilir.
26 Ekim 2015 Pazartesi
gelin size niçin askere gittiğimden bahsedeyim
"bu dönemde askere mi gidilir?" sorusu ağustos ayında askere gitmeye karar verdiğimden beri aldığım tepkiler arasında en sık kulağımda çınlayan oldu.
şu noktadan sonra lüzum görmesem de ilk etapta mümkün olduğunca yalnızca yakın çevremle paylaştım bu haberi ve sağolsun duyan herkes de iyi niyetle askerliği erteleyebilmem adına bir takım alternatif çözüm önerileri sundu. ben de dilim döndüğünce bunların niçin bir çözüm olmadığını anlatmaya çalıştım.
silahlı kuvvetlere teslim olmak haricinde bir çözümü, şimdi geriye baktığımda da göremiyorum. kaçmak, pek çok konuda aktif olarak uygulayabileceğiniz bir eylem olsa da er ya da geç öyle bir noktaya geliyorsunuz ki geri dönüp kaçtığınız şeylerle yüzleşmeniz gerekiyor. genel olarak askere gitmeye karar vermemde bu var aslında.
bir de profesyonel hayatımdaki tatminsizlik de ekleniyor bu kararı almamdaki sebeplere. yanlış anlamayın, işimden gayet memnunum. ancak işimin doğasında mı var, benim karakterimden mi kaynaklanıyor bilmiyorum; sık sık tam olarak neyi başardığımı sorgularken buluyorum kendimi. bulunduğum noktaya gelmek için sıkı çalıştım; ancak gidecek uzun yolu gördükçe, iki adım ileri bir adım geri halimden, "aldım-verdim" adımları atar halimden memnun olmam mümkün değil.
askere gitmek bu problemi çözmüyor elbet. ancak bazen ne kadar yol gittiğinizi görmek, neler başardığınızı kavrayabilmek için durmak, eylemsizlik durumuna geçmek işe yarıyor. askerlik mefhumu türkiye'de bundan başka bir şey katmıyor ben gibilere.
yazarken hep "iş"ten sonra "aşk"a meylediyorum ama ıskaladığım mutluluk fırsatları bu mevzunun hiçbir yerine tam oturmuyor, dolayısıyla es geçiyorum.
insan okuduklarından çok şey öğreniyor. bu sürecin başında, her şeyin birbirine girdiği bir noktadaki öfke ve keder anının da gitmeye karar vermemde etkisi var. hiçbir şey olmasa, bakalım "then came the war, old sport. it was a great relief, and i tried very hard to die, but i seemed to bear an enchanted life" diye bi dünya var mıymış kafasına girdim. o günler için her şey olası gözüküyordu. tabi sevk yerlerimiz açıklanıp da izmir'e gideceğim belli olunca ne gibi bir çıkarım yapacağımı bilemedim, doğruya doğru.
nitekim ne olsa, askere gidip de gittiği gibi gelen insan görmedim. belki değişen şeylerden bazıları işime yarar umuduyla gidiyorum işte.
enseyi karartmayın.
merak edene not: aralık itibariyle acemi birliği için balıkesir'e teslim olup eğitim sonunda usta birliği için izmir'e geçiyorum. haziran-temmuz falan gibi de dönmüş olurum.
şu noktadan sonra lüzum görmesem de ilk etapta mümkün olduğunca yalnızca yakın çevremle paylaştım bu haberi ve sağolsun duyan herkes de iyi niyetle askerliği erteleyebilmem adına bir takım alternatif çözüm önerileri sundu. ben de dilim döndüğünce bunların niçin bir çözüm olmadığını anlatmaya çalıştım.
silahlı kuvvetlere teslim olmak haricinde bir çözümü, şimdi geriye baktığımda da göremiyorum. kaçmak, pek çok konuda aktif olarak uygulayabileceğiniz bir eylem olsa da er ya da geç öyle bir noktaya geliyorsunuz ki geri dönüp kaçtığınız şeylerle yüzleşmeniz gerekiyor. genel olarak askere gitmeye karar vermemde bu var aslında.
bir de profesyonel hayatımdaki tatminsizlik de ekleniyor bu kararı almamdaki sebeplere. yanlış anlamayın, işimden gayet memnunum. ancak işimin doğasında mı var, benim karakterimden mi kaynaklanıyor bilmiyorum; sık sık tam olarak neyi başardığımı sorgularken buluyorum kendimi. bulunduğum noktaya gelmek için sıkı çalıştım; ancak gidecek uzun yolu gördükçe, iki adım ileri bir adım geri halimden, "aldım-verdim" adımları atar halimden memnun olmam mümkün değil.
askere gitmek bu problemi çözmüyor elbet. ancak bazen ne kadar yol gittiğinizi görmek, neler başardığınızı kavrayabilmek için durmak, eylemsizlik durumuna geçmek işe yarıyor. askerlik mefhumu türkiye'de bundan başka bir şey katmıyor ben gibilere.
yazarken hep "iş"ten sonra "aşk"a meylediyorum ama ıskaladığım mutluluk fırsatları bu mevzunun hiçbir yerine tam oturmuyor, dolayısıyla es geçiyorum.
insan okuduklarından çok şey öğreniyor. bu sürecin başında, her şeyin birbirine girdiği bir noktadaki öfke ve keder anının da gitmeye karar vermemde etkisi var. hiçbir şey olmasa, bakalım "then came the war, old sport. it was a great relief, and i tried very hard to die, but i seemed to bear an enchanted life" diye bi dünya var mıymış kafasına girdim. o günler için her şey olası gözüküyordu. tabi sevk yerlerimiz açıklanıp da izmir'e gideceğim belli olunca ne gibi bir çıkarım yapacağımı bilemedim, doğruya doğru.
nitekim ne olsa, askere gidip de gittiği gibi gelen insan görmedim. belki değişen şeylerden bazıları işime yarar umuduyla gidiyorum işte.
enseyi karartmayın.
merak edene not: aralık itibariyle acemi birliği için balıkesir'e teslim olup eğitim sonunda usta birliği için izmir'e geçiyorum. haziran-temmuz falan gibi de dönmüş olurum.
21 Eylül 2015 Pazartesi
"gören de dünyayı kurtarıyorsun sanır"
pek çok kez işlerin yoğunluğundan ötürü göremediğim veya işle ilgili bir şeyin aklımı kurcalıyor oluşundan dem vurduğum güzel bir hanım arkadaşımdan bu tepkiyi aldım: "gören de dünyayı kurtarıyorsun sanır."
kendimle alakalı size samimiyetle ne söyleyebilirim bilemiyorum, ancak sizi temin ederim ki güzel kadınların söyledikleri şeyleri fazlasıyla ciddiye alıyorum.
özetle "my business is show business" yani evet dünyayı kurtarmıyor olabilirim. ancak dünyayı kurtarıyormuşçasına bir ciddiyetle yapmayı seviyorum işimi. sadece başarının öyle geleceğine inanmamdan değil, işkolik falan olma ihtimalim de uzak olduğundan, ondan da değil.
hayat gayeleriniz ve minik dertlerinizle sıkıcı olmanızdan...
havadan sudan konuşmaktan, on beş dakika sonra hiçbir şey ifade etmeyecek muhabbetlerden ötürü esas merak ettiğimiz şeylere vakit kalmadı.
halbuki sorulması gereken soru "ne var ne yok" değil, "nasılsın?" idi. ama öyle formaliteden sorulmuş, "iyiyim sen nasılsın" ile geçiştirilen "nasılsın" değil "hayır, gerçekten nasılsın?" idi.
bir önceki sevgilinizle aranızda ne olup da bittiği beni ilgilendirmiyor mesela. ancak olanlardan sonra nasıl hissettiğinizi merak ediyorum. acıyla veya belki de gelen rahatlamayla nasıl yaşadığınızı anlatırsanız dinlerim mesela. "peki ya bundan sonra ne var senin için?" sorusuna cevabınızla ilgileniyorum. sizi güldüren, üzen, korkutan, endişelendiren şeyler neler, önemli olan bunlar. (bak bunun güzel bir çizgi hikayesi de vardı)
işte kıymetli vaktimizi bunlar yerine sıkıcı ifadeler ve kelimelerle anlattığımız minik insan sohbetleriyle harcıyoruz. tam da bu yüzden, belki de sırf bir şeyi tutkuyla yapıyor olmak için, işimi dünyayı kurtarıyormuşum ciddiyetiyle yapmaya çalışıyorum.
belki de kısacık bir süreliğine olsun, aynı tutkuyla, siz neyi anlatırsınız işte onu merak ediyorum.
kendimle alakalı size samimiyetle ne söyleyebilirim bilemiyorum, ancak sizi temin ederim ki güzel kadınların söyledikleri şeyleri fazlasıyla ciddiye alıyorum.
özetle "my business is show business" yani evet dünyayı kurtarmıyor olabilirim. ancak dünyayı kurtarıyormuşçasına bir ciddiyetle yapmayı seviyorum işimi. sadece başarının öyle geleceğine inanmamdan değil, işkolik falan olma ihtimalim de uzak olduğundan, ondan da değil.
hayat gayeleriniz ve minik dertlerinizle sıkıcı olmanızdan...
havadan sudan konuşmaktan, on beş dakika sonra hiçbir şey ifade etmeyecek muhabbetlerden ötürü esas merak ettiğimiz şeylere vakit kalmadı.
halbuki sorulması gereken soru "ne var ne yok" değil, "nasılsın?" idi. ama öyle formaliteden sorulmuş, "iyiyim sen nasılsın" ile geçiştirilen "nasılsın" değil "hayır, gerçekten nasılsın?" idi.
bir önceki sevgilinizle aranızda ne olup da bittiği beni ilgilendirmiyor mesela. ancak olanlardan sonra nasıl hissettiğinizi merak ediyorum. acıyla veya belki de gelen rahatlamayla nasıl yaşadığınızı anlatırsanız dinlerim mesela. "peki ya bundan sonra ne var senin için?" sorusuna cevabınızla ilgileniyorum. sizi güldüren, üzen, korkutan, endişelendiren şeyler neler, önemli olan bunlar. (bak bunun güzel bir çizgi hikayesi de vardı)
işte kıymetli vaktimizi bunlar yerine sıkıcı ifadeler ve kelimelerle anlattığımız minik insan sohbetleriyle harcıyoruz. tam da bu yüzden, belki de sırf bir şeyi tutkuyla yapıyor olmak için, işimi dünyayı kurtarıyormuşum ciddiyetiyle yapmaya çalışıyorum.
belki de kısacık bir süreliğine olsun, aynı tutkuyla, siz neyi anlatırsınız işte onu merak ediyorum.
12 Ağustos 2015 Çarşamba
beni mutlu eden şey
öyle ya da böyle, tüm bunların bir şekilde bitecek olması.
en karanlık sırrım'la başlayıp, beni en çok korkutan şey, beni en çok öfkelendiren şey ve beni en çok üzen şey ile devam eden serinin yeni halkası: beni mutlu eden şey.
insan benmerkezciliğinin yarattığı "ölümden sonra yaşam" mefhumuna uzun uzadıya girip, mercimek kadar aklı olan insanları gücendirerek bana saldırmalarına sebep olmak istemiyorum. zira yorgunum.
ancak bizi bekleyen tek bir şey var, o da hiçlik. ve bu da bir noktada beni mutlu ediyor.
tüm telaşımız, endişemiz, kederimiz, hüznümüz, kavgamız hepsi öyel ya da böyle bir şekilde son bulacak. zaman zaman sesli söylemekten de çekinmediğim üzere, bilhassa benim için tüm bunların nasıl son bulacağını biliyorum. ve bu da -kabul etmek gerekirse zaman zaman huzursuzluk ve mutsuzluk verse de- nihai olarak burnumun ucuna değil de karşı kıyılara baktığımda bana huzur veriyor.
bazen yazarken ne yazdığımın takibini kaçırıyorum. dolayısıyla bir önceki paragrafta ne yazdığımı anlamamış olabilirsiniz. çok da uğraşmayın, ihtimal ki saçmaladım ve geri dönüp düzeltecek kadar takatim yok.
ki zaten ne olsa nihayetinde tüm bunlar bir şekilde biteceğinden, bunun hiç de önemi yok.
ve bu da beni mutlu ediyor.
en karanlık sırrım'la başlayıp, beni en çok korkutan şey, beni en çok öfkelendiren şey ve beni en çok üzen şey ile devam eden serinin yeni halkası: beni mutlu eden şey.
insan benmerkezciliğinin yarattığı "ölümden sonra yaşam" mefhumuna uzun uzadıya girip, mercimek kadar aklı olan insanları gücendirerek bana saldırmalarına sebep olmak istemiyorum. zira yorgunum.
ancak bizi bekleyen tek bir şey var, o da hiçlik. ve bu da bir noktada beni mutlu ediyor.
tüm telaşımız, endişemiz, kederimiz, hüznümüz, kavgamız hepsi öyel ya da böyle bir şekilde son bulacak. zaman zaman sesli söylemekten de çekinmediğim üzere, bilhassa benim için tüm bunların nasıl son bulacağını biliyorum. ve bu da -kabul etmek gerekirse zaman zaman huzursuzluk ve mutsuzluk verse de- nihai olarak burnumun ucuna değil de karşı kıyılara baktığımda bana huzur veriyor.
bazen yazarken ne yazdığımın takibini kaçırıyorum. dolayısıyla bir önceki paragrafta ne yazdığımı anlamamış olabilirsiniz. çok da uğraşmayın, ihtimal ki saçmaladım ve geri dönüp düzeltecek kadar takatim yok.
ki zaten ne olsa nihayetinde tüm bunlar bir şekilde biteceğinden, bunun hiç de önemi yok.
ve bu da beni mutlu ediyor.
4 Ağustos 2015 Salı
beni en çok üzen şey
insanlık olarak geldiğimiz noktadır.
en karanlık sırrım'la başlayıp, beni en çok korkutan şey ve beni en çok öfkelendiren şey ile devam eden serinin yeni halkası: beni en çok üzen şey.
insanlık olarak geldiğimiz nokta diyince çok genel oldu ve çok da örneğim var, ancak hemen olmuşlarından seçeyim.
ilk evvela aklıma "içten teşekkür etmek" eyleminin anlamını bana öğreten ağabey geliyor. maçka parkı civarında yürüdüğümüz bir gün, yol kenarında oturmuş bu ağabeyin yanından kendisini görmezden gelip geçmeye kalkıştığımızda; seslenişinden ötürü, üç kağıtçı dilencilerden ya da mendil satan tiplerden olmadığını sezip ve kendisini geçip biraz yürüdükten sonra yiyecek bir şeyler alıp kendisine geri getirdiğim bir gün oldu.
o gün elimdeki poşedi bu ağabeye verdiğimde hayatımdaki en içten, en neşeli ve bir o kadar da ağır "teşekkür ederim"i duydum. bu olayın üzerinden yıllar geçti, ancak hâlâ hatırlayıp sahip olduklarımıza burun kıvırmamızı, birbirimizle alıp veremediklerimizi, dertlerimizi, tasalarımızı sikesim gelir.
bir diğer hikaye ise şöyle...
genç ve güzel hanım kızımız arkadaşlarıyla birlikte eğlenmek için bir mekana gider. içilir, eğlenilir, dans edilir... edilmesine edilir, ancak edilirken ihtimal ki hayatında binbir tribe girip güç bela aldığı profesyonel bir canon makinesiyle, sikiğin teki tarafından fotoğraflandığını fark eder. bunun sorucunda çok da detayına girmeyeceğim sinir bozan, kalp kıran bir takım tartışmalar yaşanır. halbuki bu gibi bir durumda yalnızca bir bira şişesi, bir canon makine bir de kafatası kırılmalıdır; kalpler değil.
işte bu hikayenin böyle bitmiyor olması ve benim olduğum yerde bir insan için böyle bitemiyor olması da beni en çok üzen şeyin bir parçası.
başta da dediğim gibi örnekleri sonsuzluğa dek çoğaltabilirim, ama çoğaltmayacağım. sadece kendimi bir türlü anlatamayışımı, ifade edemiyor oluşumu da eklemeden geçmeyeyim beni üzen şeyler listesine. öyle de kalsın işte.
en karanlık sırrım'la başlayıp, beni en çok korkutan şey ve beni en çok öfkelendiren şey ile devam eden serinin yeni halkası: beni en çok üzen şey.
insanlık olarak geldiğimiz nokta diyince çok genel oldu ve çok da örneğim var, ancak hemen olmuşlarından seçeyim.
ilk evvela aklıma "içten teşekkür etmek" eyleminin anlamını bana öğreten ağabey geliyor. maçka parkı civarında yürüdüğümüz bir gün, yol kenarında oturmuş bu ağabeyin yanından kendisini görmezden gelip geçmeye kalkıştığımızda; seslenişinden ötürü, üç kağıtçı dilencilerden ya da mendil satan tiplerden olmadığını sezip ve kendisini geçip biraz yürüdükten sonra yiyecek bir şeyler alıp kendisine geri getirdiğim bir gün oldu.
o gün elimdeki poşedi bu ağabeye verdiğimde hayatımdaki en içten, en neşeli ve bir o kadar da ağır "teşekkür ederim"i duydum. bu olayın üzerinden yıllar geçti, ancak hâlâ hatırlayıp sahip olduklarımıza burun kıvırmamızı, birbirimizle alıp veremediklerimizi, dertlerimizi, tasalarımızı sikesim gelir.
bir diğer hikaye ise şöyle...
genç ve güzel hanım kızımız arkadaşlarıyla birlikte eğlenmek için bir mekana gider. içilir, eğlenilir, dans edilir... edilmesine edilir, ancak edilirken ihtimal ki hayatında binbir tribe girip güç bela aldığı profesyonel bir canon makinesiyle, sikiğin teki tarafından fotoğraflandığını fark eder. bunun sorucunda çok da detayına girmeyeceğim sinir bozan, kalp kıran bir takım tartışmalar yaşanır. halbuki bu gibi bir durumda yalnızca bir bira şişesi, bir canon makine bir de kafatası kırılmalıdır; kalpler değil.
işte bu hikayenin böyle bitmiyor olması ve benim olduğum yerde bir insan için böyle bitemiyor olması da beni en çok üzen şeyin bir parçası.
başta da dediğim gibi örnekleri sonsuzluğa dek çoğaltabilirim, ama çoğaltmayacağım. sadece kendimi bir türlü anlatamayışımı, ifade edemiyor oluşumu da eklemeden geçmeyeyim beni üzen şeyler listesine. öyle de kalsın işte.
30 Temmuz 2015 Perşembe
beni en çok öfkelendiren şey
insanların salaklığı, cahilliği ve bunun farkında olmayışları.
birkaç ay evvel "en karanlık sırrım"ı ve ardından da "beni en çok korkutan şey"i yazmıştım. bu zincirin yeni halkası da beni en çok öfkelendiren şey oluverdi.
gerçekten öfkelendiğime şahit olan insanın az olduğuna inanıyorum. ya da en azından öyle olduğuna inanmak istiyorum, çünkü bana öfkenin işleri içinden çıkılmaz hale sokacağı hem öğretildi hem de tecrübe edip kendim de öğrendim. ancak henüz yirmi altı yaşımdayım ve havlu attım, artık insanların salaklığına tahammül edemiyorum, öfkelenip kontrolümü kaybetmeye meylediyorum.
şu noktada açıklığa kavuşturayım, kendim çok zeki olduğum yönünde algı yaratmaya çalışmıyorum. ancak zekanın vücudunuzdaki herhangi bir kası geliştirmekten farklı olmadığına inanan bir insan olarak aptallığı tolere edemeyecek duruma geldim. -tabi bir de kapasite meselesi var ancak konu o değil. yine de aptal olmak ile insan zekasının kapasitesine dayanması arasında sert bir çizgi olduğunu bilmek gerek.-
ne diyordum? hah aptallığa tahammülüm kalmadı ve bu da benim çabucak öfkelenmeme sebep oluyor. Thomas Raynesford Lounsbury isimli bey abimiz demiş ki "It never ceases to surprise me at the infinite capacity of the human mind to resist the introduction of useful knowledge."
yani bey abimiz diyor ki koca kafanızda sınırsız akıl var, ama işinizi görecek bilgiyi öğrenmemeye inatla direniyorsunuz. sizin ben o koca kafanızı sikiyim. kelime kelimesine çevirdim, bana kızmayın.
korkarım ki ya işimize gelmediğinden ya üşendiğimizden ya da bizden bir halt olmayacağından ötürü; öğrenmeye, saksıyı çalıştırmaya, azar azar, bilgi bilgi, cümle cümle yoksulluğu, haksızlığı ve daha bilimum insanlığımızdan utandıran şeyi yok etmeyi beceremeyeceğiz.
ben de gün geçtikçe daha da öfkeli bir insan olmaya devam edeceğim.
birkaç ay evvel "en karanlık sırrım"ı ve ardından da "beni en çok korkutan şey"i yazmıştım. bu zincirin yeni halkası da beni en çok öfkelendiren şey oluverdi.
gerçekten öfkelendiğime şahit olan insanın az olduğuna inanıyorum. ya da en azından öyle olduğuna inanmak istiyorum, çünkü bana öfkenin işleri içinden çıkılmaz hale sokacağı hem öğretildi hem de tecrübe edip kendim de öğrendim. ancak henüz yirmi altı yaşımdayım ve havlu attım, artık insanların salaklığına tahammül edemiyorum, öfkelenip kontrolümü kaybetmeye meylediyorum.
şu noktada açıklığa kavuşturayım, kendim çok zeki olduğum yönünde algı yaratmaya çalışmıyorum. ancak zekanın vücudunuzdaki herhangi bir kası geliştirmekten farklı olmadığına inanan bir insan olarak aptallığı tolere edemeyecek duruma geldim. -tabi bir de kapasite meselesi var ancak konu o değil. yine de aptal olmak ile insan zekasının kapasitesine dayanması arasında sert bir çizgi olduğunu bilmek gerek.-
ne diyordum? hah aptallığa tahammülüm kalmadı ve bu da benim çabucak öfkelenmeme sebep oluyor. Thomas Raynesford Lounsbury isimli bey abimiz demiş ki "It never ceases to surprise me at the infinite capacity of the human mind to resist the introduction of useful knowledge."
yani bey abimiz diyor ki koca kafanızda sınırsız akıl var, ama işinizi görecek bilgiyi öğrenmemeye inatla direniyorsunuz. sizin ben o koca kafanızı sikiyim. kelime kelimesine çevirdim, bana kızmayın.
korkarım ki ya işimize gelmediğinden ya üşendiğimizden ya da bizden bir halt olmayacağından ötürü; öğrenmeye, saksıyı çalıştırmaya, azar azar, bilgi bilgi, cümle cümle yoksulluğu, haksızlığı ve daha bilimum insanlığımızdan utandıran şeyi yok etmeyi beceremeyeceğiz.
ben de gün geçtikçe daha da öfkeli bir insan olmaya devam edeceğim.
28 Temmuz 2015 Salı
beni en çok korkutan şey
yalnız kalmak.
daha evvel "en karanlık sırrım" diye de bir yazı yazmıştım bu yazı da zincirin ikinci halkası olacak gibi. ve evet, beni en çok korkutan şey yalnız kalmak.
halbuki hayatımın büyük kısmında sosyal becerilerimin de yetersizliğinden dolayı yalnız kaldım. pek çok arkadaşlığımın yanı sıra ilişkilerimi de öyle ya da böyle bir şekilde baltaladım. yalnızlıkta bulduğum huzuru -belki de sadec kaçma iç güdüsüyle- bir insanın eşliğinde bulamadım. herhangi bir arkadaş grubuna kendimi ait hissetmeyi bir türlü beceremedim, böyle bir grubun parçası da olamadım. en basit bir konuda bile yardım istemek becerebildiğim bir şey değil hâlâ...
"çelişkini sikeyim orhun'cuğum, derdin ne o zaman?" diyebilirsiniz pekâlâ. zira ben de kendime aynı şeyi söylüyorum; ancak bu yaratılışta bir insan olmak, malesef ki yapayalnız öleceğim gerçeğinden korkmama engel olmuyor.
kimsenin gerçekten de son âna kadar yalnız olamayacağını düşündüğüm günler olmadı değil. zaman zaman iyimser olduğum günler de olmadı değil.
ancak kendim gibi takıntılı bir insanın uzun süren anlamlı arkadaşlıklar kurmasının güçlüğünü yaşayarak tekrar tekrar hatırlıyorum. bazen şakayla karışık insanlara "tanısanız hiç sevmezsiniz" dediğim oluyor ki bu şakadaki gerçeklik payı, şaka payından epeyce fazla. takıntı yaptığım bir konu aklımdayken, insanlarla iki tarafın da hoşuna gidecek türde bir diyalog kuramıyorum. e bu da gayet muhabbeti çekilmez bir insan yapıyor beni çoğu zaman. (burada nadiren de olsa dünyanın en tatlı sohbetine sahip olduğumu eklemezsem kendime haksızlık etmiş olurum, içim rahat etmez)
bir diğer mevzu da inatla sırf para kazanmak adına mutsuz olacağım bir işi yapmamak konusundaki çabam. bilmem kaç sene içinde 20 bin maaş alacağım hayalleriyle bir ömür mutsuz yaşamayı ben göze alamıyorum. e mutlu olduğum işi yaparak da kıt kanaat anca geçiniliyor. ataerkil toplum gerçeğinin de dayattığı "evin direği erkek" mevzusunu da koy üzerine... ben tek başıma sürünürüm de bu şartlar altında ben elin kızına nasıl deyim hayde?
tüm bunları bir kağıda yazın sonra avucunuzda sıkın bir yumak yapın, hah işte yalnız kalacağım gerçeğinin somut hali elinizde. nitekim beni en çok korkutan şey de bu.
daha evvel "en karanlık sırrım" diye de bir yazı yazmıştım bu yazı da zincirin ikinci halkası olacak gibi. ve evet, beni en çok korkutan şey yalnız kalmak.
halbuki hayatımın büyük kısmında sosyal becerilerimin de yetersizliğinden dolayı yalnız kaldım. pek çok arkadaşlığımın yanı sıra ilişkilerimi de öyle ya da böyle bir şekilde baltaladım. yalnızlıkta bulduğum huzuru -belki de sadec kaçma iç güdüsüyle- bir insanın eşliğinde bulamadım. herhangi bir arkadaş grubuna kendimi ait hissetmeyi bir türlü beceremedim, böyle bir grubun parçası da olamadım. en basit bir konuda bile yardım istemek becerebildiğim bir şey değil hâlâ...
"çelişkini sikeyim orhun'cuğum, derdin ne o zaman?" diyebilirsiniz pekâlâ. zira ben de kendime aynı şeyi söylüyorum; ancak bu yaratılışta bir insan olmak, malesef ki yapayalnız öleceğim gerçeğinden korkmama engel olmuyor.
kimsenin gerçekten de son âna kadar yalnız olamayacağını düşündüğüm günler olmadı değil. zaman zaman iyimser olduğum günler de olmadı değil.
ancak kendim gibi takıntılı bir insanın uzun süren anlamlı arkadaşlıklar kurmasının güçlüğünü yaşayarak tekrar tekrar hatırlıyorum. bazen şakayla karışık insanlara "tanısanız hiç sevmezsiniz" dediğim oluyor ki bu şakadaki gerçeklik payı, şaka payından epeyce fazla. takıntı yaptığım bir konu aklımdayken, insanlarla iki tarafın da hoşuna gidecek türde bir diyalog kuramıyorum. e bu da gayet muhabbeti çekilmez bir insan yapıyor beni çoğu zaman. (burada nadiren de olsa dünyanın en tatlı sohbetine sahip olduğumu eklemezsem kendime haksızlık etmiş olurum, içim rahat etmez)
bir diğer mevzu da inatla sırf para kazanmak adına mutsuz olacağım bir işi yapmamak konusundaki çabam. bilmem kaç sene içinde 20 bin maaş alacağım hayalleriyle bir ömür mutsuz yaşamayı ben göze alamıyorum. e mutlu olduğum işi yaparak da kıt kanaat anca geçiniliyor. ataerkil toplum gerçeğinin de dayattığı "evin direği erkek" mevzusunu da koy üzerine... ben tek başıma sürünürüm de bu şartlar altında ben elin kızına nasıl deyim hayde?
tüm bunları bir kağıda yazın sonra avucunuzda sıkın bir yumak yapın, hah işte yalnız kalacağım gerçeğinin somut hali elinizde. nitekim beni en çok korkutan şey de bu.
24 Temmuz 2015 Cuma
Şarköy: Bir şehrin hayatı ve ölümü
iki yıldan uzun süredir kendimi ait hissettiğim yegane şehre gidemiyordum. uzun süreli işsizlik, ardından iş hayatına adaptasyon falan derken azıcık adam olma emarelerini gösterip fırsat da bulunca gidiverdim. her neyse.
bu yazı benimle ilgili değil, şarköy ile alakalı.
yazı ve kışıyla iki farklı mevsimde bambaşka iki şehre dönüşürdü şarköy. bu kanıksadığımız ve açıkçası beklediğimiz de bir haldi. ancak bu son gidişimde gördüklerim şarköy'ün potansiyelinden uzaklaştığının ayaklı kanıtı oldu.
metrekare başına 3 aracın düştüğü, görüntü kirliliği yaratan billboardları ve sergi "şeyleri", estetikten uzak "çevre düzenlemeleri" ve daha pek çok saçma sapan değişiklikleriyle, koskoca şarköy, annesinin ayakkabılarını giyip makyaj yapmaya çalışan 5 yaşındaki kız çocuklarına benzemiş. ilk bakışta şirin gözüken, ancak son derece sevimsiz bir yer...
halbuki yüz senelik her yerleşim yerinin olduğu gibi, şarköy'ün hep kendine has bir dokusu vardı. çoğu devlet binası olmak üzere bir takım tarihi yapıları, sokakları, okulları vesaire... tabiki her şey dört dörtlük değildi. tüm yapısıyla belki biraz arada kalmış, ne olacağına karar verememiş, lümpen bir ilçe oldu hep şarköy. yine de bu haliyle bile bir noktaya kadar tolere edilebilirdi, ettik de.
ancak "büyüme" adı altında suni bir ivmeyle zorlanarak dikilen tonlarca beton, şarköy'ü potansiyeline yaklaştırmak bir yana, olabileceğinden daha da rezil bir noktaya geri çekmiş.
güzel şeyler de olmuş şarköy'de. düzenlemesi güzel yapılmış bir sahil şeridi bölümü ile kent müzesi gibi. ancak kanser hızlı yayıldığı için, umut da taşıyamıyor insan.
benim gönül bağım var, sevdiğim çok sayıda insanı da ancak orada görebiliyorum ve yine bir gün şarköy'e gideceğim kesin. ancak tüm bunlara sahip olmayan bir insan niçin şarköy'e gelir anlamıyorum.
belki artık şarköy benim değil, ancak yine de şarköy'e ait anılarım var ve kimse de bunu benden alamaz. her ne kadar kalbimi kırsa da, en azından bununla teselli bulabilirim.
"and so we beat on, boats against the current, borne back ceaselessly into the past."
bu yazı benimle ilgili değil, şarköy ile alakalı.
yazı ve kışıyla iki farklı mevsimde bambaşka iki şehre dönüşürdü şarköy. bu kanıksadığımız ve açıkçası beklediğimiz de bir haldi. ancak bu son gidişimde gördüklerim şarköy'ün potansiyelinden uzaklaştığının ayaklı kanıtı oldu.
metrekare başına 3 aracın düştüğü, görüntü kirliliği yaratan billboardları ve sergi "şeyleri", estetikten uzak "çevre düzenlemeleri" ve daha pek çok saçma sapan değişiklikleriyle, koskoca şarköy, annesinin ayakkabılarını giyip makyaj yapmaya çalışan 5 yaşındaki kız çocuklarına benzemiş. ilk bakışta şirin gözüken, ancak son derece sevimsiz bir yer...
halbuki yüz senelik her yerleşim yerinin olduğu gibi, şarköy'ün hep kendine has bir dokusu vardı. çoğu devlet binası olmak üzere bir takım tarihi yapıları, sokakları, okulları vesaire... tabiki her şey dört dörtlük değildi. tüm yapısıyla belki biraz arada kalmış, ne olacağına karar verememiş, lümpen bir ilçe oldu hep şarköy. yine de bu haliyle bile bir noktaya kadar tolere edilebilirdi, ettik de.
ancak "büyüme" adı altında suni bir ivmeyle zorlanarak dikilen tonlarca beton, şarköy'ü potansiyeline yaklaştırmak bir yana, olabileceğinden daha da rezil bir noktaya geri çekmiş.
güzel şeyler de olmuş şarköy'de. düzenlemesi güzel yapılmış bir sahil şeridi bölümü ile kent müzesi gibi. ancak kanser hızlı yayıldığı için, umut da taşıyamıyor insan.
benim gönül bağım var, sevdiğim çok sayıda insanı da ancak orada görebiliyorum ve yine bir gün şarköy'e gideceğim kesin. ancak tüm bunlara sahip olmayan bir insan niçin şarköy'e gelir anlamıyorum.
belki artık şarköy benim değil, ancak yine de şarköy'e ait anılarım var ve kimse de bunu benden alamaz. her ne kadar kalbimi kırsa da, en azından bununla teselli bulabilirim.
"and so we beat on, boats against the current, borne back ceaselessly into the past."
12 Haziran 2015 Cuma
gebe bırakan kelimeler -27-
basitçe, insanların iki tür eyleme meyili var: dibe batmak veya uçmak.
biri dibe batmaya, diğeri uçmaya meyilli iki insanın bir araya gelişi, kendi halinde bir felaketin tezahürü. bundan dolayı, dibe batmaya meyilliyseniz, uçmaya meyilli olan insanlardan, o güzel insanların hatırına, köşe bucak kaçın.
dibe batan insan olmak kolay değil elbet. sonuçta dibe batıyor oluşunuz, kendi ağırlığınızı çekemiyor oluşunuzdan geliyor. ama bu, yükünüzü bir başkasının sırtına yüklemenize, ayak bileğinden yakalayıp kendinizle birlikte aşağıya çekmenize mazeret değil.
uçmaya meyilli insan için, göklerden inmek ürkütücü olmayabilir belki. ancak ona yapılabilecek en büyük kötülük, gökte süzülebileceği yerde, su yüzüne çıkabilmek için boğuşmaya mahkum etmek.
kendi ağırlığınızı kendiniz çekin. bırakın o güzel insanlar ait oldukları yere, göklere çıksınlar.
biri dibe batmaya, diğeri uçmaya meyilli iki insanın bir araya gelişi, kendi halinde bir felaketin tezahürü. bundan dolayı, dibe batmaya meyilliyseniz, uçmaya meyilli olan insanlardan, o güzel insanların hatırına, köşe bucak kaçın.
dibe batan insan olmak kolay değil elbet. sonuçta dibe batıyor oluşunuz, kendi ağırlığınızı çekemiyor oluşunuzdan geliyor. ama bu, yükünüzü bir başkasının sırtına yüklemenize, ayak bileğinden yakalayıp kendinizle birlikte aşağıya çekmenize mazeret değil.
uçmaya meyilli insan için, göklerden inmek ürkütücü olmayabilir belki. ancak ona yapılabilecek en büyük kötülük, gökte süzülebileceği yerde, su yüzüne çıkabilmek için boğuşmaya mahkum etmek.
kendi ağırlığınızı kendiniz çekin. bırakın o güzel insanlar ait oldukları yere, göklere çıksınlar.
26 Mayıs 2015 Salı
gebe bırakan kelimeler -26-
özümüzde, kaç yaşında olursak olalım, erkek çocukları olduğumuz doğru. içinde bulunduğumuz sosyal yapı ne kadar izin veriyorsa tabi...
her şeyi hak eden birine, her şeyi vermek isteyip; hiçbir şeye sahip olamamaktan ötürü verememek ne demektir mesela tam da bu yüzden çok erken öğreniyoruz. içimizdeki mutluluk umudu da aslında o zaman ölüyor. geçim sağlama içgüdüsü güç kazanıyor ve "ne yapsan yetmiyor" isimli karanlık içimizde büyüyor, böyle böyle yitip gidiyoruz.
"var olmak ağır iş başka iş istemem." diyorum sık sık, bir kez daha diyeyim. hayat bu açıdan fazlaca acımasız.
geçecek gibi değil, beraber olmayışımıza dertleniyorum sık sık. aslında gönülsüz alıştım buna vaktiyle, ancak bu hiçbir şeyi kolaylaştırmıyor. neyi kaçırdığını hayal etmek ile, neyi yitirdiğini bilmek arasında kıldan ince kılıçtan keskin bir çizgi var, azıcık oynatsan can yakıyor.
ancak senelerden beri bildiğim bir şey var, o da tüm bunların nasıl sona ereceği. bilmediğim ise o noktaya nasıl geleceğim.
SbmY
her şeyi hak eden birine, her şeyi vermek isteyip; hiçbir şeye sahip olamamaktan ötürü verememek ne demektir mesela tam da bu yüzden çok erken öğreniyoruz. içimizdeki mutluluk umudu da aslında o zaman ölüyor. geçim sağlama içgüdüsü güç kazanıyor ve "ne yapsan yetmiyor" isimli karanlık içimizde büyüyor, böyle böyle yitip gidiyoruz.
"var olmak ağır iş başka iş istemem." diyorum sık sık, bir kez daha diyeyim. hayat bu açıdan fazlaca acımasız.
geçecek gibi değil, beraber olmayışımıza dertleniyorum sık sık. aslında gönülsüz alıştım buna vaktiyle, ancak bu hiçbir şeyi kolaylaştırmıyor. neyi kaçırdığını hayal etmek ile, neyi yitirdiğini bilmek arasında kıldan ince kılıçtan keskin bir çizgi var, azıcık oynatsan can yakıyor.
ancak senelerden beri bildiğim bir şey var, o da tüm bunların nasıl sona ereceği. bilmediğim ise o noktaya nasıl geleceğim.
SbmY
30 Mart 2015 Pazartesi
en karanlık sırrım
uzunca bir süre, annemin öldüğü gün intihar edeceğimi düşündüm.
"artık başka türlü bir geleceğin mümkün olduğuna inanıyorum" demeyi isterdim ve belki bu sırrı açık etmeyi düşündüğüm ilk anda bu yazıyı yazsaydım diyebilirdim de... intihardan çok, intihar fikriyle ilgiliyim ve takıntılı olduğum pek çok konudan yalnız bir tanesi nihayetinde.
ancak biliyorsunuz ki hayat kimseye öyle nazik davranmıyor sevgili romalılar.
inanmayacaksınız, ancak hayatımın uzunca bir döneminde iflah olmaz bir iyimserdim. bakmayın şimdi böyle intihara meyilli karamsar bir insan oluşuma.
çaresizlik, karamsarlık ve hıyarlık... bunların hepsi sonradan öğrenilen şeyler.
itiraf etmek gerekirse, en başta kendim olmak üzere herkes için hep en güzel şeyleri diledim ve yine başta kendim olmak üzere kimsenin de başına güzel şeyler gelmedi. tabi vaktiyle kötü şeyler tek benim başıma gelirmiş gibi hissetmekten ötürü de içeride bir şeyler büyümeye başladı. kontrol altına alınması gereken bir takım şeyler...
velhasılıkelam en başta karamsarlık olmak üzere bu bir takım şeyler büyüdükçe büyüdü. varlığını inkar ettikçe, bastırdıkça kontrol altına almak daha da güçleşti.
ne olsa, benden bilinsin. zira yoruldum.
tekrar tekrar geçmişe dönüp, mücrim gibi üzülmekten yoruldum.
darmadağın, ne anlattığımı kendim bile bilmediğim şeyler yazmaktan ve böylesi yazmak ihtiyacından da yoruldum.
"artık başka türlü bir geleceğin mümkün olduğuna inanıyorum" demeyi isterdim ve belki bu sırrı açık etmeyi düşündüğüm ilk anda bu yazıyı yazsaydım diyebilirdim de... intihardan çok, intihar fikriyle ilgiliyim ve takıntılı olduğum pek çok konudan yalnız bir tanesi nihayetinde.
ancak biliyorsunuz ki hayat kimseye öyle nazik davranmıyor sevgili romalılar.
inanmayacaksınız, ancak hayatımın uzunca bir döneminde iflah olmaz bir iyimserdim. bakmayın şimdi böyle intihara meyilli karamsar bir insan oluşuma.
çaresizlik, karamsarlık ve hıyarlık... bunların hepsi sonradan öğrenilen şeyler.
itiraf etmek gerekirse, en başta kendim olmak üzere herkes için hep en güzel şeyleri diledim ve yine başta kendim olmak üzere kimsenin de başına güzel şeyler gelmedi. tabi vaktiyle kötü şeyler tek benim başıma gelirmiş gibi hissetmekten ötürü de içeride bir şeyler büyümeye başladı. kontrol altına alınması gereken bir takım şeyler...
velhasılıkelam en başta karamsarlık olmak üzere bu bir takım şeyler büyüdükçe büyüdü. varlığını inkar ettikçe, bastırdıkça kontrol altına almak daha da güçleşti.
ne olsa, benden bilinsin. zira yoruldum.
tekrar tekrar geçmişe dönüp, mücrim gibi üzülmekten yoruldum.
darmadağın, ne anlattığımı kendim bile bilmediğim şeyler yazmaktan ve böylesi yazmak ihtiyacından da yoruldum.
22 Şubat 2015 Pazar
gebe bırakan kelimeler -25-
konuya nasıl gireceğini bilen bir insan olamadım hiç. girizgah, hep vakit kaybı gibi geldi. veda etmeyi becerememekten ötürü de bir türlü konuyu nasıl sonlandıracağımı bilemedim. hep meseleye göbeğinden giriş yaptım, dolayısıyla da bir türlü kendimi anlatmayı beceremedim.
belki de en büyük problemim, unutmuyor olmam.
insanların değişmediğine olan inancım, bir kelime farkla sarsıldı. değişmeyen insan değil, insan doğasıymış. kimsek o'yuz ve kendimize söylediğimiz yalanlar bunu değiştirmiyor.
kendimi kötü hissettiren ne varsa, hiçbirini unutmuyorum. gecenin bir yarısı beni uyanık tutan ne varsa; öfke, pişmanlık ve utanç duyarak hatırlıyorum. bazı günler böyle hisleri kontrol altına almak ya da bu hislerle yaşamak daha zor oluyor. gerçekten de en aklı başında insanı dahi dengesizliğe, kötü geçen tek bir gün itebiliyor... ya da doğum günüm yaklaşıyor diye yine böyle hissetmeye başladım, bilmiyorum.
öte yandan, unutmayınca özlediğin şeyler de oluyor ki az evvel bahsettiklerimden çok farklı hisler uyandırıyor. özlüyorum mesela. özellikle arkadaşlarımı. üniversiteden arkadaşlarımı, lise arkadaşlarımı, ilkokul arkadaşlarımı, çocukluk arkadaşlarımı... çoğunun bundan haberi bile yok.
bir de bir türlü tatmin olmuyorum.
daha fazlasını isteme halinden bahsetmiyorum. bir türlü kendimi memnun edecek bir şeye imza atabilmiş değilim. kendimde saygı uyandırmıyorum.
onca yıl, onca yol gittim. yine de gitmem gereken uzunca bir yol var. öğrenecek daha çok şey var. ancak adım attıkça memnun olmaktan daha da uzaklaşıyorum.
tatmin olmadıkça; iyi bir insan olmakta, her geçen gün daha da güçlük çekiyorum. çocukluk arkadaşım değilseniz, bu söylediğimin ne anlama geldiğini kestiremiyor olabilirsiniz. ama özetle bugün olduğum yarım yamalak insan haline gelmem de öyle kolay olmadı. çocukluğumda "problemli" diye anılmamışsam bunu sessiz bir çocuk olmama borçluyum ve dizginleri bırakırsam en başa dönmekten korkuyorum.
huzur bulmuyorum.
belki de en büyük problemim, unutmuyor olmam.
insanların değişmediğine olan inancım, bir kelime farkla sarsıldı. değişmeyen insan değil, insan doğasıymış. kimsek o'yuz ve kendimize söylediğimiz yalanlar bunu değiştirmiyor.
kendimi kötü hissettiren ne varsa, hiçbirini unutmuyorum. gecenin bir yarısı beni uyanık tutan ne varsa; öfke, pişmanlık ve utanç duyarak hatırlıyorum. bazı günler böyle hisleri kontrol altına almak ya da bu hislerle yaşamak daha zor oluyor. gerçekten de en aklı başında insanı dahi dengesizliğe, kötü geçen tek bir gün itebiliyor... ya da doğum günüm yaklaşıyor diye yine böyle hissetmeye başladım, bilmiyorum.
öte yandan, unutmayınca özlediğin şeyler de oluyor ki az evvel bahsettiklerimden çok farklı hisler uyandırıyor. özlüyorum mesela. özellikle arkadaşlarımı. üniversiteden arkadaşlarımı, lise arkadaşlarımı, ilkokul arkadaşlarımı, çocukluk arkadaşlarımı... çoğunun bundan haberi bile yok.
bir de bir türlü tatmin olmuyorum.
daha fazlasını isteme halinden bahsetmiyorum. bir türlü kendimi memnun edecek bir şeye imza atabilmiş değilim. kendimde saygı uyandırmıyorum.
onca yıl, onca yol gittim. yine de gitmem gereken uzunca bir yol var. öğrenecek daha çok şey var. ancak adım attıkça memnun olmaktan daha da uzaklaşıyorum.
tatmin olmadıkça; iyi bir insan olmakta, her geçen gün daha da güçlük çekiyorum. çocukluk arkadaşım değilseniz, bu söylediğimin ne anlama geldiğini kestiremiyor olabilirsiniz. ama özetle bugün olduğum yarım yamalak insan haline gelmem de öyle kolay olmadı. çocukluğumda "problemli" diye anılmamışsam bunu sessiz bir çocuk olmama borçluyum ve dizginleri bırakırsam en başa dönmekten korkuyorum.
huzur bulmuyorum.
19 Aralık 2014 Cuma
logos spermatikos -24-
"keşke yerine bir dahaki sefere diyin" şeklinde ilk bakışta yararlı gözüken; ancak hayatın neye benzediğine dair bir fikri olan her insanın, ne kadar da anlamsız bir laf olduğunu rahatlıkla kavradığı bir deyiş vardır.
her şey bir yana, "bir dahaki sefer" diye bir şey olduğunu ya da olacağını nereden bilebilirsin? kaçırdığımız fırsatların, birer "kaçan fırsat" olduğuyla ve bir daha geri gelmeyeceğiyle yüzleşmemiz gerek.
kelimelerin bazen ne kadar somut ve ağır olduğunu unutuyoruz bir de mesela.
bazı kelimeler var hiç ağızdan çıkmaması gereken. duymaktansa; bir ağız dolusu küfür işitmeyi, bir araba dayak yemeği tercih edeceğiniz kelimeler.
"kaybederim seni" söz öbeğinin ciddi bir tehdit olduğu yıllar geçirdi bu memleket, bunun ciddiyetini hafifletiyor olmak istemem; ama duyduğunuzda kendinizi kaybetmenize sebep olabilecek kelimeler var.
"artık eskisi gibi hissetmiyorum..." gibi, "onca zaman neredeydin?" gibi, "sen bana iyi gelmiyorsun" gibi.
her birimizin ayrı ayrı yöntemi var gerçeklerle baş etmek için, benimkisi ise kaçmak. ancak bu sefer kaçmak istemiyorum. belki de her gördüğünüzde hiç alakası olmayan şeylerden bahsederken sarf ettiğiniz kelimelerinizle anımsatın ve yüzüme vurun diye şimdi bunları anlatıyorum.
yer yüzünün görüp görebileceği en güzel insanla çok güzel yıllar geçirdim ve bu insan artık benim hayatımda yok.
her şey bir yana, "bir dahaki sefer" diye bir şey olduğunu ya da olacağını nereden bilebilirsin? kaçırdığımız fırsatların, birer "kaçan fırsat" olduğuyla ve bir daha geri gelmeyeceğiyle yüzleşmemiz gerek.
kelimelerin bazen ne kadar somut ve ağır olduğunu unutuyoruz bir de mesela.
bazı kelimeler var hiç ağızdan çıkmaması gereken. duymaktansa; bir ağız dolusu küfür işitmeyi, bir araba dayak yemeği tercih edeceğiniz kelimeler.
"kaybederim seni" söz öbeğinin ciddi bir tehdit olduğu yıllar geçirdi bu memleket, bunun ciddiyetini hafifletiyor olmak istemem; ama duyduğunuzda kendinizi kaybetmenize sebep olabilecek kelimeler var.
"artık eskisi gibi hissetmiyorum..." gibi, "onca zaman neredeydin?" gibi, "sen bana iyi gelmiyorsun" gibi.
her birimizin ayrı ayrı yöntemi var gerçeklerle baş etmek için, benimkisi ise kaçmak. ancak bu sefer kaçmak istemiyorum. belki de her gördüğünüzde hiç alakası olmayan şeylerden bahsederken sarf ettiğiniz kelimelerinizle anımsatın ve yüzüme vurun diye şimdi bunları anlatıyorum.
yer yüzünün görüp görebileceği en güzel insanla çok güzel yıllar geçirdim ve bu insan artık benim hayatımda yok.
24 Kasım 2014 Pazartesi
bir kadını öldürdüm
benim gibi her fırsatta geçmişe dönmek gibi beyhude bir çaba içine girenlerdenseniz, bir takım şeyleri fark edecek ve sayısız kere yüreğiniz burkulacaktır.
bir kadını öldürdüğümün farkına işte böyle vardım.
kelimeler, sesli söylenmeye gerek duymaksızın güçlüdürler. ve insan, yalnızca nefes almayı bıraktığında ölmez, kelimeleri olumsuz seçmeye başladığında da ölebilir.
bir kutu var, bakıyorum. binlerce kelime yazılı, bir dolu kağıt... mektuplar, kartpostallar ve dahi ders notları... en olumsuz meseleler bile; her biri neşeli, güneşli bir gün gibi pırıl pırıl kelimelerle yazılmış. yüzüme bir gülümseme yayılıyor.
sonra tarihlere bakıyorum, karnıma ağır bir hiçlik oturuyor. o kelimelerin yerini, başkalarının aldığını fark ediyorum. bunun da tek suçlusu benim.
şimdi ben bir ölüyüm, seçtiğim kelimeler eski kelimeler değil; bir kadını öldürmüş olabilirim, onun da seçtiği kelimeler eski kelimeler değil.
bakıyorum, "ne güzel çocuklardık" diyorum. "hala güzel çocuklarız" diyor.
belki de haklı.
bir kadını öldürdüğümün farkına işte böyle vardım.
kelimeler, sesli söylenmeye gerek duymaksızın güçlüdürler. ve insan, yalnızca nefes almayı bıraktığında ölmez, kelimeleri olumsuz seçmeye başladığında da ölebilir.
bir kutu var, bakıyorum. binlerce kelime yazılı, bir dolu kağıt... mektuplar, kartpostallar ve dahi ders notları... en olumsuz meseleler bile; her biri neşeli, güneşli bir gün gibi pırıl pırıl kelimelerle yazılmış. yüzüme bir gülümseme yayılıyor.
sonra tarihlere bakıyorum, karnıma ağır bir hiçlik oturuyor. o kelimelerin yerini, başkalarının aldığını fark ediyorum. bunun da tek suçlusu benim.
şimdi ben bir ölüyüm, seçtiğim kelimeler eski kelimeler değil; bir kadını öldürmüş olabilirim, onun da seçtiği kelimeler eski kelimeler değil.
bakıyorum, "ne güzel çocuklardık" diyorum. "hala güzel çocuklarız" diyor.
belki de haklı.
17 Kasım 2014 Pazartesi
logos spermatikos -23-
ne zaman azıcık kabuğumdan çıkayım desem; bir el omzuma dokunuyor, var olmayan bir ses "bu iş yorar seni." diyor. evrenin kum havuzu değil, kolezyum olduğunu hatırlatmak için çok farklı yöntemleri var.
böyle olunca yeniden kabuğuma çekiliyorum.
bırakayım "güzel kadınların, bahtı da güzel olsun."
böyle olunca yeniden kabuğuma çekiliyorum.
bırakayım "güzel kadınların, bahtı da güzel olsun."
10 Ekim 2014 Cuma
hiç aklımdan çıkmayan kareler -2-
belki de sahip olduğum ilk anılardan biridir; henüz konuşmayı dahi düzgün sökebildiğimden emin olmadığım bir zamanda, annemin peşinde ev gezmesindeyim. 13-14 yaşlarında olsa gerek, bir de abla var ve mevcut görevi beni eylemek.
hepimize tanıdık gelecek desenli, mobilyaların dibinde, bir halının üzerinde oturmuş iskambil kağıtlarıyla oyun oynuyoruz. ne oynadığımızdan bihaberim tek fonksiyonum kartları elimde açık bir biçimde tutmak. lakin ellerim küçük, kartların sayısı her saniye artıyor. kaçınılmaz son, tüm kartları düşürüveriyorum. önce kızla, sonra annemle göz göze geliyoruz.
"az kağıt verin ona, çok tutamaz o" diyor annem. o saniye ağlamaya başlıyorum. düşürdüğüme ağlıyorum sanıyorlar, lakin konuşabilsem belki derdimi anlatacağım; ama olmuyor. başarısız olmaya o günlerden beri tahammül edebiliyorum.
bir şeyi yapamayacağımın söylenmesine ise bugün dahi tahammülüm yok.
hepimize tanıdık gelecek desenli, mobilyaların dibinde, bir halının üzerinde oturmuş iskambil kağıtlarıyla oyun oynuyoruz. ne oynadığımızdan bihaberim tek fonksiyonum kartları elimde açık bir biçimde tutmak. lakin ellerim küçük, kartların sayısı her saniye artıyor. kaçınılmaz son, tüm kartları düşürüveriyorum. önce kızla, sonra annemle göz göze geliyoruz.
"az kağıt verin ona, çok tutamaz o" diyor annem. o saniye ağlamaya başlıyorum. düşürdüğüme ağlıyorum sanıyorlar, lakin konuşabilsem belki derdimi anlatacağım; ama olmuyor. başarısız olmaya o günlerden beri tahammül edebiliyorum.
bir şeyi yapamayacağımın söylenmesine ise bugün dahi tahammülüm yok.
Kaydol:
Kayıtlar
(
Atom
)


