en temel internet yayıncılığı. bu konuda benimle aynı fikirde çok insan var mıdır bilmiyorum, ilgilenmiyorum da...
popüler kültürün en kıymeti bilinmeyen üyesi. pek çoğumuzun vardır muhakkak ki açıp birkaç gün gönderi yayınladıktan sonra unutup gittiği bir blogu. devam ettirebilenlere ne mutlu.
ayrıca da herkesin elinde oyuncak olmasından rahatsız olmayacağım tek şeydir bloglar. hepimiz insanız (aşağı yukarı) ve kendimize ait bir yere ihtiyaç duyarız. insanın akli dengesini sağlamak için çok da işe yarar şeyler aslında. anlatıyorum, rahatlıyorum işte bu kadar basit bir sebepten ötürü seviyorum.
her neyse. esas bahsetmek istediğim, blog yazan insanın düştüğü klişeler. bu klişelerden biri var ki "blogdan kız düşürme" sevdalısı gençler tarafından hunharca ırzına geçiliyor. dört senedir farklı bloglarda yazan ve son 1.5 senedir bunu düzenli olarak yapan birisi olarak söylemek istiyorum ki BLOG YAZARAK KIZ DÜŞÜREMEZSİNİZ. düşeninden de hayır gelmez. o yüzden şimdi, efendi efendi bu yazıyı okumayı bırakıp siktirin gidin. hoşlanabileceğinizi düşündüğünüz güzel bir kız ile iletişim kurmaya çalışın. sağda solda da "bi kız düşürdüm abi" diye anlatmaya kalkmayın. açık konuşuyorum. sikerim.
evet, kaldık mı biz bize? güzel.
şimdi bir paragraf evvel bahsettiğim klişe neydi? bunun sözlüklerde bir karşılığı (henüz) yok. kısaca açıklamaya çalışacak olsam, gönderilerinde cool bir hava yaratma şeyisi diye tanımlardım. bu gönderilerde bir depresiflik bir sıkıntı vardır ve okuyan kişide "vay be, adam kim bilir ne acılar çekti..." etkisi yaratması beklenir. öncelikle söyleyeyim, blog bu tür yazıların (çok sayıda olsalar da) paylaşıldığı bir platform değil.
yani tabiki anlayabiliyorum, içinde bulunduğunuz ortamda sürekli gülümseyen neşe dolu bir insanmış gibi görünüyor olabilirsiniz. ancak her insan gibi sizin de bir takım inişleriniz vardır ve blogunuz bu yalnız kaldığınız zamanlarda sahip olduğunuz tek şeyiniz olduğundan içinizi buna dökersiniz. ancak sadece sürekli bir depresif hâl takınmak hem blog tutmak eyleminin yanlış tanınmasına, hem de biz blog yazan kişilere ilginç bir bakışın oluşmasına sebep oluyor. yapmayın.
işbu gönderi "yeni başlayanlar için blog yazmak" maiyetinde bir gönderi oldu; fakat amaç bu değildi. sadece blog olayına yabancı olan insanları biraz olsun yakınlaştırabilmek, "bu ne ola ki?" diyen kişilerin kafasındaki soru işaretlerini azaltmaktı amacım.
nitekim blog iyidir, tutun tutturun okuyun okutun ki bize de okuyacak bir şeyler çıksın. hadi bakalım.
19 Ağustos 2010 Perşembe
11 Ağustos 2010 Çarşamba
internet'in vatandaşlık hakkı olması!
kaynağım oyungezer dergisi... hayalim de hepimizinki gibi...
oldum olası gidip görmek isteği dışında iskandinav ülkelerinin hiçbirine ayrı bir sempatim olmamıştı. ancak son zamanlarda finlandiya acayip biçimde göze batar oldu. en son fc helsinki - beşiktaş eşleşmesi vardı. şimdi de daha ciddi bir mesele olarak da bu.
finlandiya'da, 1 temmuz itibariyle yürürlüğe giren yasa ile internet de su ve elektrik gibi insani bir ihtiyaç olarak görülüyor ve HİÇBİR KOŞUL ALTINDA KESİLMESİNE İZİN VERİLMİYOR.
bizim ülkemizde hâlâ eğitim hakkı bile, bir dakika bir dakika sikeyim eğitim hakkını YAŞAMA HAKKI bile korunamıyor. en temel hakkın bile suistimal edilebiliyor oluşu dururken ben nasıl bir yavşağım ki finlandiya'nın bu yasasına ağzımın suyu akıyor?
tabi tüm bunlar dururken henüz yapılan sansüre karşı yürüyüşten falan hiç bile bahsetmiyorum.
her neyse kısaca toparlayayım. hiçbir zaman yabancı millet dalkavuğu olmadım, faşist ise hiç olmadım. yurt dışında tesadüfen bir türk'e rastlasam çocuk gibi sevinecek kadar da milliyetçi olduğum söylenebilir. ama gelin görün ki bir türlü finlandiya'da yaşayan finlerin, devleti tarafından sevildiği kadar; türkiye'de yaşayan bir türk olarak, kendi devletim tarafından sevildiğimi hissetmiyorum.
işte ben böyle bir yavşağım.
oldum olası gidip görmek isteği dışında iskandinav ülkelerinin hiçbirine ayrı bir sempatim olmamıştı. ancak son zamanlarda finlandiya acayip biçimde göze batar oldu. en son fc helsinki - beşiktaş eşleşmesi vardı. şimdi de daha ciddi bir mesele olarak da bu.
finlandiya'da, 1 temmuz itibariyle yürürlüğe giren yasa ile internet de su ve elektrik gibi insani bir ihtiyaç olarak görülüyor ve HİÇBİR KOŞUL ALTINDA KESİLMESİNE İZİN VERİLMİYOR.
bizim ülkemizde hâlâ eğitim hakkı bile, bir dakika bir dakika sikeyim eğitim hakkını YAŞAMA HAKKI bile korunamıyor. en temel hakkın bile suistimal edilebiliyor oluşu dururken ben nasıl bir yavşağım ki finlandiya'nın bu yasasına ağzımın suyu akıyor?
tabi tüm bunlar dururken henüz yapılan sansüre karşı yürüyüşten falan hiç bile bahsetmiyorum.
her neyse kısaca toparlayayım. hiçbir zaman yabancı millet dalkavuğu olmadım, faşist ise hiç olmadım. yurt dışında tesadüfen bir türk'e rastlasam çocuk gibi sevinecek kadar da milliyetçi olduğum söylenebilir. ama gelin görün ki bir türlü finlandiya'da yaşayan finlerin, devleti tarafından sevildiği kadar; türkiye'de yaşayan bir türk olarak, kendi devletim tarafından sevildiğimi hissetmiyorum.
işte ben böyle bir yavşağım.
7 Ağustos 2010 Cumartesi
uzun zamandır yapmak istediğim
bir şeyi yaptım. taa lise yıllarımdan beri aklımda olan bir hikaye vardı. "bundan çok güzel kısa film olur lan" diyip duruyordum kendi kendime. son bir haftadır inat ettim aldım elime kitabı oturdum yazdım.
hikaye senaryolaştı ve geriye keyifli olan kısmı kaldı sadece. ekranda nasıl görüneceği üzerine değişiklikler...
mesele o değil de üniversiteye başlamadan önce yaptığım ne varsa hepsini bırakmıştım istanbul'a geldiğimden beri. şimdi hepsini teker teker geri alıyor gibiyim. çook önceden yapmak istediğim şeylerden bir tanesini tamamlamış olmak da şu anda bana ayrı bir keyif veriyor...
negzel lan her şey, eski günlerdeki gibi.
o değil de bokunu çıkarıp "hurin'in çocukları"nı mı senaryolaştırsam.
(siktir git dediğinizi duyar gibi oluyorum, ne var lan ibneler? herkesin hayalleri kendine... "hurin'in çocukları"ndan da çok güzel senaryo olur.)
hikaye senaryolaştı ve geriye keyifli olan kısmı kaldı sadece. ekranda nasıl görüneceği üzerine değişiklikler...
mesele o değil de üniversiteye başlamadan önce yaptığım ne varsa hepsini bırakmıştım istanbul'a geldiğimden beri. şimdi hepsini teker teker geri alıyor gibiyim. çook önceden yapmak istediğim şeylerden bir tanesini tamamlamış olmak da şu anda bana ayrı bir keyif veriyor...
negzel lan her şey, eski günlerdeki gibi.
o değil de bokunu çıkarıp "hurin'in çocukları"nı mı senaryolaştırsam.
(siktir git dediğinizi duyar gibi oluyorum, ne var lan ibneler? herkesin hayalleri kendine... "hurin'in çocukları"ndan da çok güzel senaryo olur.)
31 Temmuz 2010 Cumartesi
uzun zaman sonra...
onca zaman sonra, yeniden bir kısa film senaryosu yazdım. hiçbir şey yazamamaktan şikayetçiyken birden bire böyle bir işe girişip, beklediğimden daha başarılı olmaktan ötürü gurur ve mutluluk duyuyorum.
ŞİMDİ BURADA BÖYLE BÜYÜK BÜYÜK HARFLERLE SÖYLEMEK İSTİYORUM Kİ TÜM O SENARYO YARRAK GİBİ OLDU.
peki gurur ve mutluluk duyduğum başarı bunun neresinde? hemen söyleyeyim, dün başlayıp bugünkü çalışmamla beraber toplamda 6 saatte yazdığım 5 sayfayla bu işi bitirebilmiş olmam "üretme kabızı" olduğum şu dönemde büyük bir başarı benim için.
kötü olmasının sebebi ise o 5 sayfayı 6 saatte yazmış olmam esasen... ortaya çıkan şey henüz bir bebek ve çokça yeniden dokunuş istiyor. tüm o dokunuşların ardından da tüm o kirin altından parlayan bir yüz çıkacak gibi duruyor.
bu konuda yanılıyor olabilirim. ortaya çıkan şey belki vasat bile olmayabilir, ancak dediğim gibi bazı noktalardan bakıldığı zaman iş görebilecek bir şeyler çıktı ortaya...
üzerinde çalışılabilecek, oynanabilecek, düşünülebilecek şeyler...
ŞİMDİ BURADA BÖYLE BÜYÜK BÜYÜK HARFLERLE SÖYLEMEK İSTİYORUM Kİ TÜM O SENARYO YARRAK GİBİ OLDU.
peki gurur ve mutluluk duyduğum başarı bunun neresinde? hemen söyleyeyim, dün başlayıp bugünkü çalışmamla beraber toplamda 6 saatte yazdığım 5 sayfayla bu işi bitirebilmiş olmam "üretme kabızı" olduğum şu dönemde büyük bir başarı benim için.
kötü olmasının sebebi ise o 5 sayfayı 6 saatte yazmış olmam esasen... ortaya çıkan şey henüz bir bebek ve çokça yeniden dokunuş istiyor. tüm o dokunuşların ardından da tüm o kirin altından parlayan bir yüz çıkacak gibi duruyor.
bu konuda yanılıyor olabilirim. ortaya çıkan şey belki vasat bile olmayabilir, ancak dediğim gibi bazı noktalardan bakıldığı zaman iş görebilecek bir şeyler çıktı ortaya...
üzerinde çalışılabilecek, oynanabilecek, düşünülebilecek şeyler...
27 Temmuz 2010 Salı
ikili ilişkiler
bugün artık iki kişi arasında olan değil, ikişer ikişer tüm dünyaya yayılan ilişkiler oluverdiler.
bak, iyi dinle.
iki kişi arasında kalmıyor ya artık, iki kişi arasında kalması gereken... hah işte bu senin suçun. ne zaman ki bir diğeriyle aranda olan biteni, hiç alakası olmayanla paylaştın; işte o zaman bozuldu her şeyin büyüsü. bir üçüncüye yer olsa "ikili" denir miydi ikimiz arasında olana?
ne zaman ki bir üçüncüye başladık anlatmaya aramızda olan biteni, işte o zaman değerini yitirdi her şey... her şey bir yana da nasıl düşündün diğerlerinin bizim ile ilgili olanı anlayabileceğini? yazık... ondan sonra da senin ya da benim yerime karar verir oldular...
yalnız kendini içine attığın bir tuzak var ki göremiyorsun.
sen kendini tutmadın ve çeneni açtın... hani hiç düşünmedin anlattığın kişinin de anlatacağını. -ve bu her zaman böyle olur- benim de duyacağımı.
bir kişinin iki kişinin üç kişinin bilmesi ya da bilmemesi değil mesele. ikimiz tutuyorduk biz sırrımızı.
aleni olanı dile getirmemekti bir sırrı sır yapan. dile getirdin ve sır artık "bugünün haberi" haline geldi. ben de her şeyi yeniden dinledim, haberleri dinler gibi.
iki kişinin arasındaki ilişki mi? buna benden başka değer veren var mı ki?
birinin dilinden diğerine... gezdikçe değişti gerçekler. ben hatırlıyorum her şeyi de kimseye anlatamıyorum ki gerçekten olanları, neler hissettiğimi veya neyi niçin yaptığımı...
kimse de sormuyor zaten...
bak, iyi dinle.
iki kişi arasında kalmıyor ya artık, iki kişi arasında kalması gereken... hah işte bu senin suçun. ne zaman ki bir diğeriyle aranda olan biteni, hiç alakası olmayanla paylaştın; işte o zaman bozuldu her şeyin büyüsü. bir üçüncüye yer olsa "ikili" denir miydi ikimiz arasında olana?
ne zaman ki bir üçüncüye başladık anlatmaya aramızda olan biteni, işte o zaman değerini yitirdi her şey... her şey bir yana da nasıl düşündün diğerlerinin bizim ile ilgili olanı anlayabileceğini? yazık... ondan sonra da senin ya da benim yerime karar verir oldular...
yalnız kendini içine attığın bir tuzak var ki göremiyorsun.
sen kendini tutmadın ve çeneni açtın... hani hiç düşünmedin anlattığın kişinin de anlatacağını. -ve bu her zaman böyle olur- benim de duyacağımı.
bir kişinin iki kişinin üç kişinin bilmesi ya da bilmemesi değil mesele. ikimiz tutuyorduk biz sırrımızı.
aleni olanı dile getirmemekti bir sırrı sır yapan. dile getirdin ve sır artık "bugünün haberi" haline geldi. ben de her şeyi yeniden dinledim, haberleri dinler gibi.
iki kişinin arasındaki ilişki mi? buna benden başka değer veren var mı ki?
birinin dilinden diğerine... gezdikçe değişti gerçekler. ben hatırlıyorum her şeyi de kimseye anlatamıyorum ki gerçekten olanları, neler hissettiğimi veya neyi niçin yaptığımı...
kimse de sormuyor zaten...
Kaydol:
Kayıtlar
(
Atom
)