yalnız kalmak.
daha evvel "en karanlık sırrım" diye de bir yazı yazmıştım bu yazı da zincirin ikinci halkası olacak gibi. ve evet, beni en çok korkutan şey yalnız kalmak.
halbuki hayatımın büyük kısmında sosyal becerilerimin de yetersizliğinden dolayı yalnız kaldım. pek çok arkadaşlığımın yanı sıra ilişkilerimi de öyle ya da böyle bir şekilde baltaladım. yalnızlıkta bulduğum huzuru -belki de sadec kaçma iç güdüsüyle- bir insanın eşliğinde bulamadım. herhangi bir arkadaş grubuna kendimi ait hissetmeyi bir türlü beceremedim, böyle bir grubun parçası da olamadım. en basit bir konuda bile yardım istemek becerebildiğim bir şey değil hâlâ...
"çelişkini sikeyim orhun'cuğum, derdin ne o zaman?" diyebilirsiniz pekâlâ. zira ben de kendime aynı şeyi söylüyorum; ancak bu yaratılışta bir insan olmak, malesef ki yapayalnız öleceğim gerçeğinden korkmama engel olmuyor.
kimsenin gerçekten de son âna kadar yalnız olamayacağını düşündüğüm günler olmadı değil. zaman zaman iyimser olduğum günler de olmadı değil.
ancak kendim gibi takıntılı bir insanın uzun süren anlamlı arkadaşlıklar kurmasının güçlüğünü yaşayarak tekrar tekrar hatırlıyorum. bazen şakayla karışık insanlara "tanısanız hiç sevmezsiniz" dediğim oluyor ki bu şakadaki gerçeklik payı, şaka payından epeyce fazla. takıntı yaptığım bir konu aklımdayken, insanlarla iki tarafın da hoşuna gidecek türde bir diyalog kuramıyorum. e bu da gayet muhabbeti çekilmez bir insan yapıyor beni çoğu zaman. (burada nadiren de olsa dünyanın en tatlı sohbetine sahip olduğumu eklemezsem kendime haksızlık etmiş olurum, içim rahat etmez)
bir diğer mevzu da inatla sırf para kazanmak adına mutsuz olacağım bir işi yapmamak konusundaki çabam. bilmem kaç sene içinde 20 bin maaş alacağım hayalleriyle bir ömür mutsuz yaşamayı ben göze alamıyorum. e mutlu olduğum işi yaparak da kıt kanaat anca geçiniliyor. ataerkil toplum gerçeğinin de dayattığı "evin direği erkek" mevzusunu da koy üzerine... ben tek başıma sürünürüm de bu şartlar altında ben elin kızına nasıl deyim hayde?
tüm bunları bir kağıda yazın sonra avucunuzda sıkın bir yumak yapın, hah işte yalnız kalacağım gerçeğinin somut hali elinizde. nitekim beni en çok korkutan şey de bu.
28 Temmuz 2015 Salı
24 Temmuz 2015 Cuma
Şarköy: Bir şehrin hayatı ve ölümü
iki yıldan uzun süredir kendimi ait hissettiğim yegane şehre gidemiyordum. uzun süreli işsizlik, ardından iş hayatına adaptasyon falan derken azıcık adam olma emarelerini gösterip fırsat da bulunca gidiverdim. her neyse.
bu yazı benimle ilgili değil, şarköy ile alakalı.
yazı ve kışıyla iki farklı mevsimde bambaşka iki şehre dönüşürdü şarköy. bu kanıksadığımız ve açıkçası beklediğimiz de bir haldi. ancak bu son gidişimde gördüklerim şarköy'ün potansiyelinden uzaklaştığının ayaklı kanıtı oldu.
metrekare başına 3 aracın düştüğü, görüntü kirliliği yaratan billboardları ve sergi "şeyleri", estetikten uzak "çevre düzenlemeleri" ve daha pek çok saçma sapan değişiklikleriyle, koskoca şarköy, annesinin ayakkabılarını giyip makyaj yapmaya çalışan 5 yaşındaki kız çocuklarına benzemiş. ilk bakışta şirin gözüken, ancak son derece sevimsiz bir yer...
halbuki yüz senelik her yerleşim yerinin olduğu gibi, şarköy'ün hep kendine has bir dokusu vardı. çoğu devlet binası olmak üzere bir takım tarihi yapıları, sokakları, okulları vesaire... tabiki her şey dört dörtlük değildi. tüm yapısıyla belki biraz arada kalmış, ne olacağına karar verememiş, lümpen bir ilçe oldu hep şarköy. yine de bu haliyle bile bir noktaya kadar tolere edilebilirdi, ettik de.
ancak "büyüme" adı altında suni bir ivmeyle zorlanarak dikilen tonlarca beton, şarköy'ü potansiyeline yaklaştırmak bir yana, olabileceğinden daha da rezil bir noktaya geri çekmiş.
güzel şeyler de olmuş şarköy'de. düzenlemesi güzel yapılmış bir sahil şeridi bölümü ile kent müzesi gibi. ancak kanser hızlı yayıldığı için, umut da taşıyamıyor insan.
benim gönül bağım var, sevdiğim çok sayıda insanı da ancak orada görebiliyorum ve yine bir gün şarköy'e gideceğim kesin. ancak tüm bunlara sahip olmayan bir insan niçin şarköy'e gelir anlamıyorum.
belki artık şarköy benim değil, ancak yine de şarköy'e ait anılarım var ve kimse de bunu benden alamaz. her ne kadar kalbimi kırsa da, en azından bununla teselli bulabilirim.
"and so we beat on, boats against the current, borne back ceaselessly into the past."
bu yazı benimle ilgili değil, şarköy ile alakalı.
yazı ve kışıyla iki farklı mevsimde bambaşka iki şehre dönüşürdü şarköy. bu kanıksadığımız ve açıkçası beklediğimiz de bir haldi. ancak bu son gidişimde gördüklerim şarköy'ün potansiyelinden uzaklaştığının ayaklı kanıtı oldu.
metrekare başına 3 aracın düştüğü, görüntü kirliliği yaratan billboardları ve sergi "şeyleri", estetikten uzak "çevre düzenlemeleri" ve daha pek çok saçma sapan değişiklikleriyle, koskoca şarköy, annesinin ayakkabılarını giyip makyaj yapmaya çalışan 5 yaşındaki kız çocuklarına benzemiş. ilk bakışta şirin gözüken, ancak son derece sevimsiz bir yer...
halbuki yüz senelik her yerleşim yerinin olduğu gibi, şarköy'ün hep kendine has bir dokusu vardı. çoğu devlet binası olmak üzere bir takım tarihi yapıları, sokakları, okulları vesaire... tabiki her şey dört dörtlük değildi. tüm yapısıyla belki biraz arada kalmış, ne olacağına karar verememiş, lümpen bir ilçe oldu hep şarköy. yine de bu haliyle bile bir noktaya kadar tolere edilebilirdi, ettik de.
ancak "büyüme" adı altında suni bir ivmeyle zorlanarak dikilen tonlarca beton, şarköy'ü potansiyeline yaklaştırmak bir yana, olabileceğinden daha da rezil bir noktaya geri çekmiş.
güzel şeyler de olmuş şarköy'de. düzenlemesi güzel yapılmış bir sahil şeridi bölümü ile kent müzesi gibi. ancak kanser hızlı yayıldığı için, umut da taşıyamıyor insan.
benim gönül bağım var, sevdiğim çok sayıda insanı da ancak orada görebiliyorum ve yine bir gün şarköy'e gideceğim kesin. ancak tüm bunlara sahip olmayan bir insan niçin şarköy'e gelir anlamıyorum.
belki artık şarköy benim değil, ancak yine de şarköy'e ait anılarım var ve kimse de bunu benden alamaz. her ne kadar kalbimi kırsa da, en azından bununla teselli bulabilirim.
"and so we beat on, boats against the current, borne back ceaselessly into the past."
12 Haziran 2015 Cuma
gebe bırakan kelimeler -27-
basitçe, insanların iki tür eyleme meyili var: dibe batmak veya uçmak.
biri dibe batmaya, diğeri uçmaya meyilli iki insanın bir araya gelişi, kendi halinde bir felaketin tezahürü. bundan dolayı, dibe batmaya meyilliyseniz, uçmaya meyilli olan insanlardan, o güzel insanların hatırına, köşe bucak kaçın.
dibe batan insan olmak kolay değil elbet. sonuçta dibe batıyor oluşunuz, kendi ağırlığınızı çekemiyor oluşunuzdan geliyor. ama bu, yükünüzü bir başkasının sırtına yüklemenize, ayak bileğinden yakalayıp kendinizle birlikte aşağıya çekmenize mazeret değil.
uçmaya meyilli insan için, göklerden inmek ürkütücü olmayabilir belki. ancak ona yapılabilecek en büyük kötülük, gökte süzülebileceği yerde, su yüzüne çıkabilmek için boğuşmaya mahkum etmek.
kendi ağırlığınızı kendiniz çekin. bırakın o güzel insanlar ait oldukları yere, göklere çıksınlar.
biri dibe batmaya, diğeri uçmaya meyilli iki insanın bir araya gelişi, kendi halinde bir felaketin tezahürü. bundan dolayı, dibe batmaya meyilliyseniz, uçmaya meyilli olan insanlardan, o güzel insanların hatırına, köşe bucak kaçın.
dibe batan insan olmak kolay değil elbet. sonuçta dibe batıyor oluşunuz, kendi ağırlığınızı çekemiyor oluşunuzdan geliyor. ama bu, yükünüzü bir başkasının sırtına yüklemenize, ayak bileğinden yakalayıp kendinizle birlikte aşağıya çekmenize mazeret değil.
uçmaya meyilli insan için, göklerden inmek ürkütücü olmayabilir belki. ancak ona yapılabilecek en büyük kötülük, gökte süzülebileceği yerde, su yüzüne çıkabilmek için boğuşmaya mahkum etmek.
kendi ağırlığınızı kendiniz çekin. bırakın o güzel insanlar ait oldukları yere, göklere çıksınlar.
26 Mayıs 2015 Salı
gebe bırakan kelimeler -26-
özümüzde, kaç yaşında olursak olalım, erkek çocukları olduğumuz doğru. içinde bulunduğumuz sosyal yapı ne kadar izin veriyorsa tabi...
her şeyi hak eden birine, her şeyi vermek isteyip; hiçbir şeye sahip olamamaktan ötürü verememek ne demektir mesela tam da bu yüzden çok erken öğreniyoruz. içimizdeki mutluluk umudu da aslında o zaman ölüyor. geçim sağlama içgüdüsü güç kazanıyor ve "ne yapsan yetmiyor" isimli karanlık içimizde büyüyor, böyle böyle yitip gidiyoruz.
"var olmak ağır iş başka iş istemem." diyorum sık sık, bir kez daha diyeyim. hayat bu açıdan fazlaca acımasız.
geçecek gibi değil, beraber olmayışımıza dertleniyorum sık sık. aslında gönülsüz alıştım buna vaktiyle, ancak bu hiçbir şeyi kolaylaştırmıyor. neyi kaçırdığını hayal etmek ile, neyi yitirdiğini bilmek arasında kıldan ince kılıçtan keskin bir çizgi var, azıcık oynatsan can yakıyor.
ancak senelerden beri bildiğim bir şey var, o da tüm bunların nasıl sona ereceği. bilmediğim ise o noktaya nasıl geleceğim.
SbmY
her şeyi hak eden birine, her şeyi vermek isteyip; hiçbir şeye sahip olamamaktan ötürü verememek ne demektir mesela tam da bu yüzden çok erken öğreniyoruz. içimizdeki mutluluk umudu da aslında o zaman ölüyor. geçim sağlama içgüdüsü güç kazanıyor ve "ne yapsan yetmiyor" isimli karanlık içimizde büyüyor, böyle böyle yitip gidiyoruz.
"var olmak ağır iş başka iş istemem." diyorum sık sık, bir kez daha diyeyim. hayat bu açıdan fazlaca acımasız.
geçecek gibi değil, beraber olmayışımıza dertleniyorum sık sık. aslında gönülsüz alıştım buna vaktiyle, ancak bu hiçbir şeyi kolaylaştırmıyor. neyi kaçırdığını hayal etmek ile, neyi yitirdiğini bilmek arasında kıldan ince kılıçtan keskin bir çizgi var, azıcık oynatsan can yakıyor.
ancak senelerden beri bildiğim bir şey var, o da tüm bunların nasıl sona ereceği. bilmediğim ise o noktaya nasıl geleceğim.
SbmY
30 Mart 2015 Pazartesi
en karanlık sırrım
uzunca bir süre, annemin öldüğü gün intihar edeceğimi düşündüm.
"artık başka türlü bir geleceğin mümkün olduğuna inanıyorum" demeyi isterdim ve belki bu sırrı açık etmeyi düşündüğüm ilk anda bu yazıyı yazsaydım diyebilirdim de... intihardan çok, intihar fikriyle ilgiliyim ve takıntılı olduğum pek çok konudan yalnız bir tanesi nihayetinde.
ancak biliyorsunuz ki hayat kimseye öyle nazik davranmıyor sevgili romalılar.
inanmayacaksınız, ancak hayatımın uzunca bir döneminde iflah olmaz bir iyimserdim. bakmayın şimdi böyle intihara meyilli karamsar bir insan oluşuma.
çaresizlik, karamsarlık ve hıyarlık... bunların hepsi sonradan öğrenilen şeyler.
itiraf etmek gerekirse, en başta kendim olmak üzere herkes için hep en güzel şeyleri diledim ve yine başta kendim olmak üzere kimsenin de başına güzel şeyler gelmedi. tabi vaktiyle kötü şeyler tek benim başıma gelirmiş gibi hissetmekten ötürü de içeride bir şeyler büyümeye başladı. kontrol altına alınması gereken bir takım şeyler...
velhasılıkelam en başta karamsarlık olmak üzere bu bir takım şeyler büyüdükçe büyüdü. varlığını inkar ettikçe, bastırdıkça kontrol altına almak daha da güçleşti.
ne olsa, benden bilinsin. zira yoruldum.
tekrar tekrar geçmişe dönüp, mücrim gibi üzülmekten yoruldum.
darmadağın, ne anlattığımı kendim bile bilmediğim şeyler yazmaktan ve böylesi yazmak ihtiyacından da yoruldum.
"artık başka türlü bir geleceğin mümkün olduğuna inanıyorum" demeyi isterdim ve belki bu sırrı açık etmeyi düşündüğüm ilk anda bu yazıyı yazsaydım diyebilirdim de... intihardan çok, intihar fikriyle ilgiliyim ve takıntılı olduğum pek çok konudan yalnız bir tanesi nihayetinde.
ancak biliyorsunuz ki hayat kimseye öyle nazik davranmıyor sevgili romalılar.
inanmayacaksınız, ancak hayatımın uzunca bir döneminde iflah olmaz bir iyimserdim. bakmayın şimdi böyle intihara meyilli karamsar bir insan oluşuma.
çaresizlik, karamsarlık ve hıyarlık... bunların hepsi sonradan öğrenilen şeyler.
itiraf etmek gerekirse, en başta kendim olmak üzere herkes için hep en güzel şeyleri diledim ve yine başta kendim olmak üzere kimsenin de başına güzel şeyler gelmedi. tabi vaktiyle kötü şeyler tek benim başıma gelirmiş gibi hissetmekten ötürü de içeride bir şeyler büyümeye başladı. kontrol altına alınması gereken bir takım şeyler...
velhasılıkelam en başta karamsarlık olmak üzere bu bir takım şeyler büyüdükçe büyüdü. varlığını inkar ettikçe, bastırdıkça kontrol altına almak daha da güçleşti.
ne olsa, benden bilinsin. zira yoruldum.
tekrar tekrar geçmişe dönüp, mücrim gibi üzülmekten yoruldum.
darmadağın, ne anlattığımı kendim bile bilmediğim şeyler yazmaktan ve böylesi yazmak ihtiyacından da yoruldum.
Kaydol:
Kayıtlar
(
Atom
)