şimdi istiyorum ki lafa, ne okuduğum kitabı ne de izlediğim filmi doğru dürüst anlatamayışımdan ve önce ingilizce sonra fransızca öğreneyim derken türkçe'min bozulmasından gireyim. öyle de girdim.
ama emin olun kitap okumaktan da yabancı dil bilmekten de çok şey kazandım. aşağıda okuyacağınız, başımdan geçen anektod da bunun bir kanıtı.
şimdi efendim bugün ofisten çıktım, kadıköy'e geçmek üzere kabataş iskelesinden motora bindim. yanımda "çavdar tarlasında çocuklar" kitabı vardı bir süredir okuduğum, çıkarttım okumaya başladım.
tabi göz ucuyla sağımdan solumdan geçenler gözüme çarpıyor, ama konsantrasyonum şahane. derken "excuse me..." diyen ingilizcesi biraz aksanlı bir hanım kızın sesiyle irkildim, "do you speak english?". o an doğum yerim keşan değil de cambridge'mişçesine "sure I do" diyiverdim.
ne okuduğumu sordu, beklemediğim refleks ile kitabın türkçe adını söylemek yerine orijinal adını söyleyiverdim: "catcher in the rye". kendisi pek anlam veremedi. zaten aksanındaki inceden fransızca konuşan insan tınısını fark ettiğimden, üzerine bir de "l'attrape-coeur" diyince afalladı. bu sefer de "parlez vous français?" diye sordu. "evet, türk/fransız bir üniversiteden mezunum, ama ingilizce'yi tercih ederim" diyince galatasaray'dan mezun olduğumu anladı ama tahmin ettiğim şekilde bir kendini beğenmişlik yapıp da konuyu üstelemedi.
ardından erasmus öğrencisi olduğunu söyleyip türkçe öğrendiğini "türkçe öğreniyorum, ama zor" şeklinde türkçe bir cümleyle ifade edip "kitabın türkçe adı ne? okusam yararı olur mu?" diyerek ilgisinin elimdeki kitaba olduğunu belirtince; ben bi an kendimi kaybedip türkçe, ingilizce ve fransızca karışık olarak, ""çavdar tarlasında çocuklar", "catcher in the rye"dan çeviri. ama "l'attrape-coeur"den yapılan çeviri "gönülçelen" olarak çevirildi"" falan diye mevzuyu uzun uzun anlatınca biraz şaşkın dinledi ama nihayetinde kendisine önermedim.
derken zaten kadıköy'e yanaştık. teşekkür etti, elimi sıktı. yarı yarıya hem saflıktan hem de zaten öyle bir insan da olmadığımdan ne adını, ne okulunu ne de nereli olduğunu sormadım. güzel kızdı, ama pişman değilim.
nitekim diyeceğim şu. elinizde akıllı telefonunuz mal mal atilla taş twitleri okurken hiç kimseyle böyle bir diyaloğa girmeniz mümkün değil. kitap okurken de yüz yılda bir olur böyle bir diyalog, ancak hiç olmazsa iki satır güzel bir şey okumuş olursunuz.
ayrıca "excuse me" diye seslenen birisine "do you sex" demiyor oluşunuz da size kendinizi iyi hissettirecek bir şey. üzerine bir de çat pat kimsenin konuştuğunuzu tahmin etmediği bir dilde konuşmaya başlayarak karşınızdakini şaşırtabiliyorsanız, minik bir gurur bile duyuyorsunuz kendinizle.
demem o ki kitap da okuyun, dil de öğrenin. başınıza açılacak bu gibi işler, gününüzün en ilginç anları olabilir.
4 Kasım 2015 Çarşamba
26 Ekim 2015 Pazartesi
gelin size niçin askere gittiğimden bahsedeyim
"bu dönemde askere mi gidilir?" sorusu ağustos ayında askere gitmeye karar verdiğimden beri aldığım tepkiler arasında en sık kulağımda çınlayan oldu.
şu noktadan sonra lüzum görmesem de ilk etapta mümkün olduğunca yalnızca yakın çevremle paylaştım bu haberi ve sağolsun duyan herkes de iyi niyetle askerliği erteleyebilmem adına bir takım alternatif çözüm önerileri sundu. ben de dilim döndüğünce bunların niçin bir çözüm olmadığını anlatmaya çalıştım.
silahlı kuvvetlere teslim olmak haricinde bir çözümü, şimdi geriye baktığımda da göremiyorum. kaçmak, pek çok konuda aktif olarak uygulayabileceğiniz bir eylem olsa da er ya da geç öyle bir noktaya geliyorsunuz ki geri dönüp kaçtığınız şeylerle yüzleşmeniz gerekiyor. genel olarak askere gitmeye karar vermemde bu var aslında.
bir de profesyonel hayatımdaki tatminsizlik de ekleniyor bu kararı almamdaki sebeplere. yanlış anlamayın, işimden gayet memnunum. ancak işimin doğasında mı var, benim karakterimden mi kaynaklanıyor bilmiyorum; sık sık tam olarak neyi başardığımı sorgularken buluyorum kendimi. bulunduğum noktaya gelmek için sıkı çalıştım; ancak gidecek uzun yolu gördükçe, iki adım ileri bir adım geri halimden, "aldım-verdim" adımları atar halimden memnun olmam mümkün değil.
askere gitmek bu problemi çözmüyor elbet. ancak bazen ne kadar yol gittiğinizi görmek, neler başardığınızı kavrayabilmek için durmak, eylemsizlik durumuna geçmek işe yarıyor. askerlik mefhumu türkiye'de bundan başka bir şey katmıyor ben gibilere.
yazarken hep "iş"ten sonra "aşk"a meylediyorum ama ıskaladığım mutluluk fırsatları bu mevzunun hiçbir yerine tam oturmuyor, dolayısıyla es geçiyorum.
insan okuduklarından çok şey öğreniyor. bu sürecin başında, her şeyin birbirine girdiği bir noktadaki öfke ve keder anının da gitmeye karar vermemde etkisi var. hiçbir şey olmasa, bakalım "then came the war, old sport. it was a great relief, and i tried very hard to die, but i seemed to bear an enchanted life" diye bi dünya var mıymış kafasına girdim. o günler için her şey olası gözüküyordu. tabi sevk yerlerimiz açıklanıp da izmir'e gideceğim belli olunca ne gibi bir çıkarım yapacağımı bilemedim, doğruya doğru.
nitekim ne olsa, askere gidip de gittiği gibi gelen insan görmedim. belki değişen şeylerden bazıları işime yarar umuduyla gidiyorum işte.
enseyi karartmayın.
merak edene not: aralık itibariyle acemi birliği için balıkesir'e teslim olup eğitim sonunda usta birliği için izmir'e geçiyorum. haziran-temmuz falan gibi de dönmüş olurum.
şu noktadan sonra lüzum görmesem de ilk etapta mümkün olduğunca yalnızca yakın çevremle paylaştım bu haberi ve sağolsun duyan herkes de iyi niyetle askerliği erteleyebilmem adına bir takım alternatif çözüm önerileri sundu. ben de dilim döndüğünce bunların niçin bir çözüm olmadığını anlatmaya çalıştım.
silahlı kuvvetlere teslim olmak haricinde bir çözümü, şimdi geriye baktığımda da göremiyorum. kaçmak, pek çok konuda aktif olarak uygulayabileceğiniz bir eylem olsa da er ya da geç öyle bir noktaya geliyorsunuz ki geri dönüp kaçtığınız şeylerle yüzleşmeniz gerekiyor. genel olarak askere gitmeye karar vermemde bu var aslında.
bir de profesyonel hayatımdaki tatminsizlik de ekleniyor bu kararı almamdaki sebeplere. yanlış anlamayın, işimden gayet memnunum. ancak işimin doğasında mı var, benim karakterimden mi kaynaklanıyor bilmiyorum; sık sık tam olarak neyi başardığımı sorgularken buluyorum kendimi. bulunduğum noktaya gelmek için sıkı çalıştım; ancak gidecek uzun yolu gördükçe, iki adım ileri bir adım geri halimden, "aldım-verdim" adımları atar halimden memnun olmam mümkün değil.
askere gitmek bu problemi çözmüyor elbet. ancak bazen ne kadar yol gittiğinizi görmek, neler başardığınızı kavrayabilmek için durmak, eylemsizlik durumuna geçmek işe yarıyor. askerlik mefhumu türkiye'de bundan başka bir şey katmıyor ben gibilere.
yazarken hep "iş"ten sonra "aşk"a meylediyorum ama ıskaladığım mutluluk fırsatları bu mevzunun hiçbir yerine tam oturmuyor, dolayısıyla es geçiyorum.
insan okuduklarından çok şey öğreniyor. bu sürecin başında, her şeyin birbirine girdiği bir noktadaki öfke ve keder anının da gitmeye karar vermemde etkisi var. hiçbir şey olmasa, bakalım "then came the war, old sport. it was a great relief, and i tried very hard to die, but i seemed to bear an enchanted life" diye bi dünya var mıymış kafasına girdim. o günler için her şey olası gözüküyordu. tabi sevk yerlerimiz açıklanıp da izmir'e gideceğim belli olunca ne gibi bir çıkarım yapacağımı bilemedim, doğruya doğru.
nitekim ne olsa, askere gidip de gittiği gibi gelen insan görmedim. belki değişen şeylerden bazıları işime yarar umuduyla gidiyorum işte.
enseyi karartmayın.
merak edene not: aralık itibariyle acemi birliği için balıkesir'e teslim olup eğitim sonunda usta birliği için izmir'e geçiyorum. haziran-temmuz falan gibi de dönmüş olurum.
21 Eylül 2015 Pazartesi
"gören de dünyayı kurtarıyorsun sanır"
pek çok kez işlerin yoğunluğundan ötürü göremediğim veya işle ilgili bir şeyin aklımı kurcalıyor oluşundan dem vurduğum güzel bir hanım arkadaşımdan bu tepkiyi aldım: "gören de dünyayı kurtarıyorsun sanır."
kendimle alakalı size samimiyetle ne söyleyebilirim bilemiyorum, ancak sizi temin ederim ki güzel kadınların söyledikleri şeyleri fazlasıyla ciddiye alıyorum.
özetle "my business is show business" yani evet dünyayı kurtarmıyor olabilirim. ancak dünyayı kurtarıyormuşçasına bir ciddiyetle yapmayı seviyorum işimi. sadece başarının öyle geleceğine inanmamdan değil, işkolik falan olma ihtimalim de uzak olduğundan, ondan da değil.
hayat gayeleriniz ve minik dertlerinizle sıkıcı olmanızdan...
havadan sudan konuşmaktan, on beş dakika sonra hiçbir şey ifade etmeyecek muhabbetlerden ötürü esas merak ettiğimiz şeylere vakit kalmadı.
halbuki sorulması gereken soru "ne var ne yok" değil, "nasılsın?" idi. ama öyle formaliteden sorulmuş, "iyiyim sen nasılsın" ile geçiştirilen "nasılsın" değil "hayır, gerçekten nasılsın?" idi.
bir önceki sevgilinizle aranızda ne olup da bittiği beni ilgilendirmiyor mesela. ancak olanlardan sonra nasıl hissettiğinizi merak ediyorum. acıyla veya belki de gelen rahatlamayla nasıl yaşadığınızı anlatırsanız dinlerim mesela. "peki ya bundan sonra ne var senin için?" sorusuna cevabınızla ilgileniyorum. sizi güldüren, üzen, korkutan, endişelendiren şeyler neler, önemli olan bunlar. (bak bunun güzel bir çizgi hikayesi de vardı)
işte kıymetli vaktimizi bunlar yerine sıkıcı ifadeler ve kelimelerle anlattığımız minik insan sohbetleriyle harcıyoruz. tam da bu yüzden, belki de sırf bir şeyi tutkuyla yapıyor olmak için, işimi dünyayı kurtarıyormuşum ciddiyetiyle yapmaya çalışıyorum.
belki de kısacık bir süreliğine olsun, aynı tutkuyla, siz neyi anlatırsınız işte onu merak ediyorum.
kendimle alakalı size samimiyetle ne söyleyebilirim bilemiyorum, ancak sizi temin ederim ki güzel kadınların söyledikleri şeyleri fazlasıyla ciddiye alıyorum.
özetle "my business is show business" yani evet dünyayı kurtarmıyor olabilirim. ancak dünyayı kurtarıyormuşçasına bir ciddiyetle yapmayı seviyorum işimi. sadece başarının öyle geleceğine inanmamdan değil, işkolik falan olma ihtimalim de uzak olduğundan, ondan da değil.
hayat gayeleriniz ve minik dertlerinizle sıkıcı olmanızdan...
havadan sudan konuşmaktan, on beş dakika sonra hiçbir şey ifade etmeyecek muhabbetlerden ötürü esas merak ettiğimiz şeylere vakit kalmadı.
halbuki sorulması gereken soru "ne var ne yok" değil, "nasılsın?" idi. ama öyle formaliteden sorulmuş, "iyiyim sen nasılsın" ile geçiştirilen "nasılsın" değil "hayır, gerçekten nasılsın?" idi.
bir önceki sevgilinizle aranızda ne olup da bittiği beni ilgilendirmiyor mesela. ancak olanlardan sonra nasıl hissettiğinizi merak ediyorum. acıyla veya belki de gelen rahatlamayla nasıl yaşadığınızı anlatırsanız dinlerim mesela. "peki ya bundan sonra ne var senin için?" sorusuna cevabınızla ilgileniyorum. sizi güldüren, üzen, korkutan, endişelendiren şeyler neler, önemli olan bunlar. (bak bunun güzel bir çizgi hikayesi de vardı)
işte kıymetli vaktimizi bunlar yerine sıkıcı ifadeler ve kelimelerle anlattığımız minik insan sohbetleriyle harcıyoruz. tam da bu yüzden, belki de sırf bir şeyi tutkuyla yapıyor olmak için, işimi dünyayı kurtarıyormuşum ciddiyetiyle yapmaya çalışıyorum.
belki de kısacık bir süreliğine olsun, aynı tutkuyla, siz neyi anlatırsınız işte onu merak ediyorum.
12 Ağustos 2015 Çarşamba
beni mutlu eden şey
öyle ya da böyle, tüm bunların bir şekilde bitecek olması.
en karanlık sırrım'la başlayıp, beni en çok korkutan şey, beni en çok öfkelendiren şey ve beni en çok üzen şey ile devam eden serinin yeni halkası: beni mutlu eden şey.
insan benmerkezciliğinin yarattığı "ölümden sonra yaşam" mefhumuna uzun uzadıya girip, mercimek kadar aklı olan insanları gücendirerek bana saldırmalarına sebep olmak istemiyorum. zira yorgunum.
ancak bizi bekleyen tek bir şey var, o da hiçlik. ve bu da bir noktada beni mutlu ediyor.
tüm telaşımız, endişemiz, kederimiz, hüznümüz, kavgamız hepsi öyel ya da böyle bir şekilde son bulacak. zaman zaman sesli söylemekten de çekinmediğim üzere, bilhassa benim için tüm bunların nasıl son bulacağını biliyorum. ve bu da -kabul etmek gerekirse zaman zaman huzursuzluk ve mutsuzluk verse de- nihai olarak burnumun ucuna değil de karşı kıyılara baktığımda bana huzur veriyor.
bazen yazarken ne yazdığımın takibini kaçırıyorum. dolayısıyla bir önceki paragrafta ne yazdığımı anlamamış olabilirsiniz. çok da uğraşmayın, ihtimal ki saçmaladım ve geri dönüp düzeltecek kadar takatim yok.
ki zaten ne olsa nihayetinde tüm bunlar bir şekilde biteceğinden, bunun hiç de önemi yok.
ve bu da beni mutlu ediyor.
en karanlık sırrım'la başlayıp, beni en çok korkutan şey, beni en çok öfkelendiren şey ve beni en çok üzen şey ile devam eden serinin yeni halkası: beni mutlu eden şey.
insan benmerkezciliğinin yarattığı "ölümden sonra yaşam" mefhumuna uzun uzadıya girip, mercimek kadar aklı olan insanları gücendirerek bana saldırmalarına sebep olmak istemiyorum. zira yorgunum.
ancak bizi bekleyen tek bir şey var, o da hiçlik. ve bu da bir noktada beni mutlu ediyor.
tüm telaşımız, endişemiz, kederimiz, hüznümüz, kavgamız hepsi öyel ya da böyle bir şekilde son bulacak. zaman zaman sesli söylemekten de çekinmediğim üzere, bilhassa benim için tüm bunların nasıl son bulacağını biliyorum. ve bu da -kabul etmek gerekirse zaman zaman huzursuzluk ve mutsuzluk verse de- nihai olarak burnumun ucuna değil de karşı kıyılara baktığımda bana huzur veriyor.
bazen yazarken ne yazdığımın takibini kaçırıyorum. dolayısıyla bir önceki paragrafta ne yazdığımı anlamamış olabilirsiniz. çok da uğraşmayın, ihtimal ki saçmaladım ve geri dönüp düzeltecek kadar takatim yok.
ki zaten ne olsa nihayetinde tüm bunlar bir şekilde biteceğinden, bunun hiç de önemi yok.
ve bu da beni mutlu ediyor.
4 Ağustos 2015 Salı
beni en çok üzen şey
insanlık olarak geldiğimiz noktadır.
en karanlık sırrım'la başlayıp, beni en çok korkutan şey ve beni en çok öfkelendiren şey ile devam eden serinin yeni halkası: beni en çok üzen şey.
insanlık olarak geldiğimiz nokta diyince çok genel oldu ve çok da örneğim var, ancak hemen olmuşlarından seçeyim.
ilk evvela aklıma "içten teşekkür etmek" eyleminin anlamını bana öğreten ağabey geliyor. maçka parkı civarında yürüdüğümüz bir gün, yol kenarında oturmuş bu ağabeyin yanından kendisini görmezden gelip geçmeye kalkıştığımızda; seslenişinden ötürü, üç kağıtçı dilencilerden ya da mendil satan tiplerden olmadığını sezip ve kendisini geçip biraz yürüdükten sonra yiyecek bir şeyler alıp kendisine geri getirdiğim bir gün oldu.
o gün elimdeki poşedi bu ağabeye verdiğimde hayatımdaki en içten, en neşeli ve bir o kadar da ağır "teşekkür ederim"i duydum. bu olayın üzerinden yıllar geçti, ancak hâlâ hatırlayıp sahip olduklarımıza burun kıvırmamızı, birbirimizle alıp veremediklerimizi, dertlerimizi, tasalarımızı sikesim gelir.
bir diğer hikaye ise şöyle...
genç ve güzel hanım kızımız arkadaşlarıyla birlikte eğlenmek için bir mekana gider. içilir, eğlenilir, dans edilir... edilmesine edilir, ancak edilirken ihtimal ki hayatında binbir tribe girip güç bela aldığı profesyonel bir canon makinesiyle, sikiğin teki tarafından fotoğraflandığını fark eder. bunun sorucunda çok da detayına girmeyeceğim sinir bozan, kalp kıran bir takım tartışmalar yaşanır. halbuki bu gibi bir durumda yalnızca bir bira şişesi, bir canon makine bir de kafatası kırılmalıdır; kalpler değil.
işte bu hikayenin böyle bitmiyor olması ve benim olduğum yerde bir insan için böyle bitemiyor olması da beni en çok üzen şeyin bir parçası.
başta da dediğim gibi örnekleri sonsuzluğa dek çoğaltabilirim, ama çoğaltmayacağım. sadece kendimi bir türlü anlatamayışımı, ifade edemiyor oluşumu da eklemeden geçmeyeyim beni üzen şeyler listesine. öyle de kalsın işte.
en karanlık sırrım'la başlayıp, beni en çok korkutan şey ve beni en çok öfkelendiren şey ile devam eden serinin yeni halkası: beni en çok üzen şey.
insanlık olarak geldiğimiz nokta diyince çok genel oldu ve çok da örneğim var, ancak hemen olmuşlarından seçeyim.
ilk evvela aklıma "içten teşekkür etmek" eyleminin anlamını bana öğreten ağabey geliyor. maçka parkı civarında yürüdüğümüz bir gün, yol kenarında oturmuş bu ağabeyin yanından kendisini görmezden gelip geçmeye kalkıştığımızda; seslenişinden ötürü, üç kağıtçı dilencilerden ya da mendil satan tiplerden olmadığını sezip ve kendisini geçip biraz yürüdükten sonra yiyecek bir şeyler alıp kendisine geri getirdiğim bir gün oldu.
o gün elimdeki poşedi bu ağabeye verdiğimde hayatımdaki en içten, en neşeli ve bir o kadar da ağır "teşekkür ederim"i duydum. bu olayın üzerinden yıllar geçti, ancak hâlâ hatırlayıp sahip olduklarımıza burun kıvırmamızı, birbirimizle alıp veremediklerimizi, dertlerimizi, tasalarımızı sikesim gelir.
bir diğer hikaye ise şöyle...
genç ve güzel hanım kızımız arkadaşlarıyla birlikte eğlenmek için bir mekana gider. içilir, eğlenilir, dans edilir... edilmesine edilir, ancak edilirken ihtimal ki hayatında binbir tribe girip güç bela aldığı profesyonel bir canon makinesiyle, sikiğin teki tarafından fotoğraflandığını fark eder. bunun sorucunda çok da detayına girmeyeceğim sinir bozan, kalp kıran bir takım tartışmalar yaşanır. halbuki bu gibi bir durumda yalnızca bir bira şişesi, bir canon makine bir de kafatası kırılmalıdır; kalpler değil.
işte bu hikayenin böyle bitmiyor olması ve benim olduğum yerde bir insan için böyle bitemiyor olması da beni en çok üzen şeyin bir parçası.
başta da dediğim gibi örnekleri sonsuzluğa dek çoğaltabilirim, ama çoğaltmayacağım. sadece kendimi bir türlü anlatamayışımı, ifade edemiyor oluşumu da eklemeden geçmeyeyim beni üzen şeyler listesine. öyle de kalsın işte.
Kaydol:
Kayıtlar
(
Atom
)