boğazımda düğümleniyor kelimeler. söylemekten geçtim, onu zaten beceremiyorum. yazamıyorum, işte ondan dem vuruyorum.
yazarken bile üşengecim, kısa kısa yazıp bitireyim istiyorum. kısa kısa yazıp, kendimi kendime anlatayım istiyorum. bu aralar onu bile beceremiyorum. bir kere daha anlıyorum, ben yazamadığımda ne hissettiğimi de bilemiyorum. işte bu yüzden yazamadığımda, kendimi de bilemiyorum. mutlu muyum, mutsuz muyum, acı mı çekiyorum, heyecanlı mıyım...
ne garip, insanın davranışlarını anlamlandıramaması. "neden?" diye sorsan (ki bu soruya cevap bulmak konusunda çok beceriksiz olduğum alenen ortadadır.) "bilmiyorum" diyeceğim ve bu da hiç inandırıcı bir cevap olmayacak; fakat kendime de verbileceğim bir cevabım yok.
basit zevkleri olan bir adamın, böyle anlaması zor duyguları olmamalı. ruhsuz olduğumu hiçbir zaman kabul etmem, ama hiçbir şey hissetmiyorsam da bunun aksini nasıl ispat ederim? insan belki üzgündür, belki mutludur, belki bıkmıştır, belki heveslidir... bunlardan birisi olmalıdır.
bense en başından beri inkar etmediğim gibi hiçbir şeyim. başarılı olduğumu düşündüğüm şeyle uğraşmaktan hiç vazgeçmedim; fakat hiçbir zaman kendini kanıtlama çabasına da düşmedim. böyle olduğu kadar karşıma kendimi kanıtlama fırsatı da çıkmadı zaten. pekâlâ, durum böyle olunca da hayatta hayallerinden ve kendini mutlu etmek için bulduğu uğraşlarından başka bir şeyi olmayan bir adam olarak kaldım.
bir şeye takıldım mıydı, hayatıma devam etmemekte ısrar ettim. kendimi terbiye etmek için takıntılar yarattım ve bunlardan beslendim. hissederek söylediklerimden dönmemek için büyük çaba harcadım. pişman mıyım? hayır, ancak her söylediğimin de arkasında durmayabilirim bugün. nitekim söylediklerim, düşündüklerim gibi değişebilir. değişecektir. dün bir şey söylediysem, yarın aksini de söyleyebilirim. kendi kanaatimce (fikirlerimin değişebildiğini biliyor olmamdan hareketle) bir şeyleri tartışmak için uygun bir adam olduğum kanısında oldum. fikrini değiştirme ihtimali olmayan bir insanla tartışmak mantıksız, ahmaklık gibi geliyor.
hassiktir. lafa başlarken bunları konuşmak amacında değildim. kendime anlatacağım şeylerin kendi geçmişimden başka bir şey olmadığını anlıyorum buradan. anlıyorum, anlıyorum da bugün hangi duygular içerisindeyim? hâlâ bilmiyorum.
eyvah! kendimi kendime anlatmakta bile güçlük çekiyorum. demektir ki günden güne daha niteliksiz yazıyorum, bu vesileyle de olmak istemediğim tarzda bir insan olmaya bir adım daha yaklaşıyorum...
26 Haziran 2010 Cumartesi
logos spermaticos -1-
7 Haziran 2010 Pazartesi
yeter
zor kere zor günler...
her insan gibi benim de geldiğimde dengemin bozulduğu bir nokta var. şu an, o noktanın da çok çok ötesindeyim ve hayatın ne kadar ibne olduğunun anlaşıldığı anları ardı ardına yaşamaktayım.
kodumun dersleri fransızca ve koca sene boyunca bir halt anlamadım. hal böyleyken finaller daha bir beter oldu. ne zaman güzel bir şey olacak olsa, vazgeçiyor olmaktan. hayat her zamanki gibi gardımı kaldırmaya fırsat vermeksizin tokatlayıp duruyor.
annem bile eve geldiğimi görüp, kapının otomatiğine basmadı. halbuki anahtarımı çıkarmaya uğraşmasam bile biraz olsun ruh halimi toplayabilirdim.
pek tatsız bir şaka gibi geçip gidiyor günler. arada her şeyden uzaklaşmayı becerebildiğim günler de oldu şükür ki...
neyse işte, sıkıntılara gark oldum...
"geçer" bana gelsin, neyzen tevfik'ten...
her insan gibi benim de geldiğimde dengemin bozulduğu bir nokta var. şu an, o noktanın da çok çok ötesindeyim ve hayatın ne kadar ibne olduğunun anlaşıldığı anları ardı ardına yaşamaktayım.
kodumun dersleri fransızca ve koca sene boyunca bir halt anlamadım. hal böyleyken finaller daha bir beter oldu. ne zaman güzel bir şey olacak olsa, vazgeçiyor olmaktan. hayat her zamanki gibi gardımı kaldırmaya fırsat vermeksizin tokatlayıp duruyor.
annem bile eve geldiğimi görüp, kapının otomatiğine basmadı. halbuki anahtarımı çıkarmaya uğraşmasam bile biraz olsun ruh halimi toplayabilirdim.
pek tatsız bir şaka gibi geçip gidiyor günler. arada her şeyden uzaklaşmayı becerebildiğim günler de oldu şükür ki...
neyse işte, sıkıntılara gark oldum...
"geçer" bana gelsin, neyzen tevfik'ten...
16 Mayıs 2010 Pazar
gsü fest '10 günceleri
2. "geleneksel" festival yazımdır. henüz sadece ilki cereyan etti, kalanlarını bu notu düzenleyip ekleyeceğim.
--- Gün 1 ---
erken saatlerde, katıldığım "Le detail aux mots" yarışmasını kazanamadığım haberini aldım. süper başladık yani...
malum, festival alanında çalışıyor oluşumdan ötürü sabah dokuz civarı başladı benim için festival. oldukça yorucu da bir gündü; fakat ondan öte festivallerin birinci günlerinin lanetli olduğuna inanmaya başladım.
yalın ve ondan evvel geveze ile bay j (ya da her ne s*kimse, garip bi adı olan adam) performans sergileyecekti.
geveze'nin de söylediği gibi, karaoke bardaymış hissine kapıldım. mfö'den cem karaca'ya kadar bir çok sanatçının şarkıları söylendi ve her biri de istisnasız harikaydı. aynı zamanda da bülent ortaçgil'in ne denli ölümcül şarkılar yazdığını hatırlattılar bana..
sonra da gece benim için erken bitti... bir kez daha... ha yalın mı?
"çok üzgünüm kalamadım..."
--- Gün 2 ---
teoman ve kenan doğulu'nun sahne aldığı geceydi.
teoman'ın ne derece başarılı olduğunu anlamak için etrafınızdaki insanlara kulak verin. "bok gibi söylüo yeaaaa", "teoman'ın götü çok kalkık abi" gibi yorumlar ne kadar çoksa işte bu adam o derece başarılı.
türlü türlü kaprisler yapmış, sahneye de geç çıkmıştır bu amcam evet. ama sahneye çıkışına kadar kendi çapında yuhalayan, küfreden güruh adam sahneye çıkar çıkmaz zevkten kendinden geçmeye başladı. ee ne oldu? iyiydik ya, yuhalıyordun falan hani?
kenan doğulu zaten istikrarlı bir adam performansı yıllardır hep aynı. ama 2 hareketlinin arasına bir yavaş şarkı koyması bana dokunuyor. tam gaza gelmişiz coşmaya başlamışız pat eskilerden slow bir parça haydiii en başa...
ayrıca ortalık mahşer yeri gibiydi böyle bir kalabalık görmedim ömrüm boyunca...
--- gün 3 ---
son iş günüm oluşundan kaynaklı yorgundum. adı anıldıktan sonra epeyce taşak geçtiğimiz buzuki orhan, nil ve jay jay johansson sahne aldı.
sound check yaptıkları anda buzuki orhan'ın ne tarz bir müzik yaptığını anladım. balkan müziğine aç olanların dinlemesi gereken bir adammış kendisi. "ederlezi"yi kendi yorumuyla söylemesi oldukça güzel oldu. nitekim başarılı buldum kendisini.
nil ve jay jay ile ilgili bir yorum yapamayacağım zira onları dinlemek için kalmadım. yalnız nil'in vokalistini de sound check sırasında dinledim. açık ve net söyleyebilirim ki nil'in sesi ile -kayıtlarından bildiğim kadarıyla- vokalinin sesi arasında zerre fark yok.
--- festivalin sonu ---
--- Gün 1 ---
erken saatlerde, katıldığım "Le detail aux mots" yarışmasını kazanamadığım haberini aldım. süper başladık yani...
malum, festival alanında çalışıyor oluşumdan ötürü sabah dokuz civarı başladı benim için festival. oldukça yorucu da bir gündü; fakat ondan öte festivallerin birinci günlerinin lanetli olduğuna inanmaya başladım.
yalın ve ondan evvel geveze ile bay j (ya da her ne s*kimse, garip bi adı olan adam) performans sergileyecekti.
geveze'nin de söylediği gibi, karaoke bardaymış hissine kapıldım. mfö'den cem karaca'ya kadar bir çok sanatçının şarkıları söylendi ve her biri de istisnasız harikaydı. aynı zamanda da bülent ortaçgil'in ne denli ölümcül şarkılar yazdığını hatırlattılar bana..
sonra da gece benim için erken bitti... bir kez daha... ha yalın mı?
"çok üzgünüm kalamadım..."
--- Gün 2 ---
teoman ve kenan doğulu'nun sahne aldığı geceydi.
teoman'ın ne derece başarılı olduğunu anlamak için etrafınızdaki insanlara kulak verin. "bok gibi söylüo yeaaaa", "teoman'ın götü çok kalkık abi" gibi yorumlar ne kadar çoksa işte bu adam o derece başarılı.
türlü türlü kaprisler yapmış, sahneye de geç çıkmıştır bu amcam evet. ama sahneye çıkışına kadar kendi çapında yuhalayan, küfreden güruh adam sahneye çıkar çıkmaz zevkten kendinden geçmeye başladı. ee ne oldu? iyiydik ya, yuhalıyordun falan hani?
kenan doğulu zaten istikrarlı bir adam performansı yıllardır hep aynı. ama 2 hareketlinin arasına bir yavaş şarkı koyması bana dokunuyor. tam gaza gelmişiz coşmaya başlamışız pat eskilerden slow bir parça haydiii en başa...
ayrıca ortalık mahşer yeri gibiydi böyle bir kalabalık görmedim ömrüm boyunca...
--- gün 3 ---
son iş günüm oluşundan kaynaklı yorgundum. adı anıldıktan sonra epeyce taşak geçtiğimiz buzuki orhan, nil ve jay jay johansson sahne aldı.
sound check yaptıkları anda buzuki orhan'ın ne tarz bir müzik yaptığını anladım. balkan müziğine aç olanların dinlemesi gereken bir adammış kendisi. "ederlezi"yi kendi yorumuyla söylemesi oldukça güzel oldu. nitekim başarılı buldum kendisini.
nil ve jay jay ile ilgili bir yorum yapamayacağım zira onları dinlemek için kalmadım. yalnız nil'in vokalistini de sound check sırasında dinledim. açık ve net söyleyebilirim ki nil'in sesi ile -kayıtlarından bildiğim kadarıyla- vokalinin sesi arasında zerre fark yok.
--- festivalin sonu ---
11 Nisan 2010 Pazar
the pacific vs band of brothers
"band of brothers'dan daha büyük bir prodüksiyon." bu laf bana değil şipilbörg amcaya ait. daha büyük olacak lafını the pacific için diyor.
the pacific'in ilk bölümü olan "guadalcanal leckie" bölümünü izledim. evet ismini söylemeyi beceremiyorum tahmin edebileceğiniz gibi... gerçi ben de sizin söyleyemeyeceğinizi tahmin ediyorum. en azından ilk seferde...
çok yüzeysel biçimde önemli karakterlerin savaşa katılmadan önceki hayatlarından bahsediliyor, biraz sıkıcı olmakla beraber karakterlerle ilgili güzel ayrıntılar da veriyor.
ilk savaş sahnesi "guadalcanal"a yapılan çıkarmayla başlanıyor. o meşhur normandiya çıkarmasıyla birebir aynı şekilde başlıyor. ta ki asker taşıyan araçların kapağı açılana kadar. öyle bir atmosfer oluşturuyorlar ki sanıyorsunuz ki o kapaklar açılır açılmaz nazi askerleri ağır makinalı atışına başlıyacaklar kan gövdeyi götürecek pek çokları daha sahile ayak basamadan ölecekler... ama öyle olmuyor... sahile ayak basan askerler başta koşarlarken sonra şaşkınlıkla durup bakıyorlar. oraya çoktan ayak basıp kamp kurmuş bir takım amerikan askeri "nerde kaldınız?" diyor. siz de gerildiğinizle kalıyorsunuz... yani bildiğiniz geçmiş seyir tecrübelerinizi sömürüyorlar, band of brother'ın er ryan'ı kurtarmak'ın mirasını yiyor...
tek bölüm izleyip yorum yapmak yanlış, biliyorum. ama şimdilik söyleyebilirim ki the pacific band of brothers'a kurban olsun...
o değil de er ryan'ı kurtarmak'a sormuşlar "the pacific mi band of brothers mı?" diye. "ben siker geçerim, polemiğe girmem." demiş.
Orhun Kayaalp
the pacific'in ilk bölümü olan "guadalcanal leckie" bölümünü izledim. evet ismini söylemeyi beceremiyorum tahmin edebileceğiniz gibi... gerçi ben de sizin söyleyemeyeceğinizi tahmin ediyorum. en azından ilk seferde...
çok yüzeysel biçimde önemli karakterlerin savaşa katılmadan önceki hayatlarından bahsediliyor, biraz sıkıcı olmakla beraber karakterlerle ilgili güzel ayrıntılar da veriyor.
ilk savaş sahnesi "guadalcanal"a yapılan çıkarmayla başlanıyor. o meşhur normandiya çıkarmasıyla birebir aynı şekilde başlıyor. ta ki asker taşıyan araçların kapağı açılana kadar. öyle bir atmosfer oluşturuyorlar ki sanıyorsunuz ki o kapaklar açılır açılmaz nazi askerleri ağır makinalı atışına başlıyacaklar kan gövdeyi götürecek pek çokları daha sahile ayak basamadan ölecekler... ama öyle olmuyor... sahile ayak basan askerler başta koşarlarken sonra şaşkınlıkla durup bakıyorlar. oraya çoktan ayak basıp kamp kurmuş bir takım amerikan askeri "nerde kaldınız?" diyor. siz de gerildiğinizle kalıyorsunuz... yani bildiğiniz geçmiş seyir tecrübelerinizi sömürüyorlar, band of brother'ın er ryan'ı kurtarmak'ın mirasını yiyor...
tek bölüm izleyip yorum yapmak yanlış, biliyorum. ama şimdilik söyleyebilirim ki the pacific band of brothers'a kurban olsun...
o değil de er ryan'ı kurtarmak'a sormuşlar "the pacific mi band of brothers mı?" diye. "ben siker geçerim, polemiğe girmem." demiş.
Orhun Kayaalp
31 Mart 2010 Çarşamba
insanın yalnız olduğunu hissettiği anlar
çok var, şimdi tekrar düşündüm hakikaten çok var... ben kendi sebebimle başlayayım...
düşün şimdi. bunalmışsın, ama öyle böyle değil. sık sık ağzından "eh yetti be.", "burama kadar geldi.", "tam buramdayım, patlıcam sonunda ama dur bakalım." cümleleri ağzından çıkıyordur. yalnız olduğunu hissedersin.
beraber olmak istediğin insanların yanında bir türlü olamıyorsundur. ama çok istiyorsundur, burası önemli... çok ama çok istiyorsundur ve bir türlü olmuyordur. özlüyorsundur... işte yalnız olduğunu hissedersin...
daha bir sürü de sebep var bir insanın kendini yalnız hissetmesi için.
nisan ayına girmek üzere olduğumuz şu günlerde mesela, bıcır bıcır çiftler görmeye başlarsın, belki o zaman dank eder kafana yalnız olduğun. belki kolunda birisi vardır ve yalnız olanları görürsün ve düşünürsün "ne farkım var ki onlardan" diye... yalnızlığın çaresi, yanında hep birinin olması değildir ya... anlarsın yalnızlığını.
sonra hiç yokken dar gelir her yer sana. hep bir yerinin olacağını düşündüğün yerlerde, yer bulamaz olursun... bir an tüm yanılsamalarından sıyrılır, yalnız olduğunu anlarsın...
insan dediğinin; sikim kadar boyu var, türlü türlü huyu var. ne kadar çok anlatsan anlamıyordur kıymetini. sözler boş evet, ama sadece hissetmeden söylüyorsan...
sonra şöyle bir düşününce fark edersin, ne kadar çok seviyorsun arkadaşlarını; fakat söylememişsin bir kez bile... ilk fırsatta; belki yanaklarını sıkıp, belki elini omzuna koyup, belki sıkı sıkı sarılıp "seviyorum la seni" diyeceğini söylersin kendi kendine.
fakat o fırsat hiç ele geçmez...
tebrikler, bir kez daha anladınız...
yalnızsınız...
Orhun Kayaalp
düşün şimdi. bunalmışsın, ama öyle böyle değil. sık sık ağzından "eh yetti be.", "burama kadar geldi.", "tam buramdayım, patlıcam sonunda ama dur bakalım." cümleleri ağzından çıkıyordur. yalnız olduğunu hissedersin.
beraber olmak istediğin insanların yanında bir türlü olamıyorsundur. ama çok istiyorsundur, burası önemli... çok ama çok istiyorsundur ve bir türlü olmuyordur. özlüyorsundur... işte yalnız olduğunu hissedersin...
daha bir sürü de sebep var bir insanın kendini yalnız hissetmesi için.
nisan ayına girmek üzere olduğumuz şu günlerde mesela, bıcır bıcır çiftler görmeye başlarsın, belki o zaman dank eder kafana yalnız olduğun. belki kolunda birisi vardır ve yalnız olanları görürsün ve düşünürsün "ne farkım var ki onlardan" diye... yalnızlığın çaresi, yanında hep birinin olması değildir ya... anlarsın yalnızlığını.
sonra hiç yokken dar gelir her yer sana. hep bir yerinin olacağını düşündüğün yerlerde, yer bulamaz olursun... bir an tüm yanılsamalarından sıyrılır, yalnız olduğunu anlarsın...
insan dediğinin; sikim kadar boyu var, türlü türlü huyu var. ne kadar çok anlatsan anlamıyordur kıymetini. sözler boş evet, ama sadece hissetmeden söylüyorsan...
sonra şöyle bir düşününce fark edersin, ne kadar çok seviyorsun arkadaşlarını; fakat söylememişsin bir kez bile... ilk fırsatta; belki yanaklarını sıkıp, belki elini omzuna koyup, belki sıkı sıkı sarılıp "seviyorum la seni" diyeceğini söylersin kendi kendine.
fakat o fırsat hiç ele geçmez...
tebrikler, bir kez daha anladınız...
yalnızsınız...
Orhun Kayaalp
Kaydol:
Kayıtlar
(
Atom
)