15 Ocak 2012 Pazar

yalanlar yalanlar

insan mutsuzluğundan falan beslenmiyor.

yaşamayı bilen insan mutsuz olduğu gecelerde de, mutlu olduğu saniyelerde de kendine dair bir şeyler bulabiliyor.

hiçbir öneme sahip olmayan şeylere kıymet verdiğimiz şu kısa hayatlarımızda, sınav haftaları diye haftalar var. işte bu haftaların tam ortasında biri olarak isteyebildiğim tek şey, bir an önce hepsinin sona ermesi. bitse de artık sözde ilk kitabımı bitirsem.

uyan orhun, uyan.

10 Ocak 2012 Salı

içten bir "siktir git"i, sahteci bir samimiyete tercih ederim

hepimiz de etmeliyiz.

ben nazik ve güler yüzlü bir insan olabilirim, ancak siz buna katlanmak zorunda değilsiniz. şayet ben de size katlanmak zorunda değilim. öyleyse hep beraber mümkünse bir siktirolup gidelim. akıl sağlığımızın selameti için...

bir de hala bilmeyen varsa 9gag.com iyidir. bazen gerzek tumblr postu tadında postlar çıksa da iyidir. hatta o postlar bile bazen güzel şeylere vesile olurlar. insan filipin'de de insan, türkiye'de de...

yok lan buradakiler pek insan değil sanki.

1 Ocak 2012 Pazar

hoşgeldin 2012

senden bir beklentim yok. yeni yılların bir öncekinden daha farklı olacağına dair inancımı çoktan yitirdim. beklentilerimi düşük tutuyorum ki hayal kırıklığına uğramayayım. ne 2011'in ne de 2010'un ne de daha önceki yılların bir hayrını görmedim.

zaman, insanı sorumluluklar almaya itiyor. içinde bulunduğum şu günlerde, tembellik yapmayı ne maddi ne de manevi açıdan artık karşılayamıyorum. yapılacak çok iş var ve bu işlerin her biri kendi yerini bulmuş. her şeyin yolunda gitmesi için, daha doğrusu her şeyin yolunda gitmesini sağlayabilmem için tam olarak gerekli zamana ihtiyacım var. ne fazlasına ne de azına... buna rağmen arada güzel şeylere vakit bulabiliyorsam bu da akıl sağlığımı yerinde tutabilmem için yeterli olmalı. çok güzel şeyler var şu hayatta.

bir de kendime not düşeyim buraya: orhun, çirkin evladım, bak bana. artık tembellik senin için bir lüks, buna göre davran. ayrıca bir daha da kimseden ders notu falan istemeye kalkma. sikerim belanı. net konuşuyorum.

23 Aralık 2011 Cuma

gsü, ben fazla kalmayacağım

acısıyla tatlısıyla 4'üncü sene...

ben, defalarca bulunduğum yerden şikayet etmiş biri olarak, şaşırmıştım kendimi galatasaray üniversitesine böylesine ait hissetmeyi. gerçi çok da şaşılacak bir şey yok bu durumda, malumunuz bir güzel şehrin, en güzel yerine okul yapmışlar.

ancak dışarıdan bakana çok güzel, içeriden bakana hüzünlü.

anlatmak istediğim noktaya gelmeden önce, biraz evveline dönmek gerek. insanların eylemleri, onların yerine konuşur. buna inandım. bu yüzden yaptığım işlere hep dikkat ettim. ince eledim, sık dokudum. çünkü bir kere eyleme geçtiğiniz vakit, artık inkâr mümkün değildi.

neden bahsediyorum? fikri haklarına sahip olduğum her şeyden. bir sinema televizyon öğrencisi olarak, sahip olabileceğim şeyler yani. hala idealist olarak harcayabileceğim birkaç senem varken önümde, bunu en iyi şekilde değerlendirmek istedim, istiyorum. bu yüzden bu zamana kadar da ne yapmam gerektiyse, bunun benim bakış açımdan kabul edilebilir bir şey olmasına dikkat ettim. şu ana dek, iyisiyle kötüsüyle benim diyebildiğim tek iş de dijital radyo uygulamaları dersim için hazırladığım istanbul film festivaliyle âlâkalı ve tabiri caizse "out of date" olan radyo programım oldu.

şimdi bir de televizyon programcılığı dersi için çekeceğimiz televizyon programı var. az evvel bahsetmeye çalıştığım tüm konular bunun için de geçerli. yani göğsümü gere gere "ben bu programın yapılmasında şunu yaptım." diyebileceğim bir şey olsun istedim. kendi program önerimi ona göre tasarladım ve verdim. daha güzelini ve daha sosyal sorumlusunu düşünen bir sınıf arkadaşımın programına tabiri caizse yamandım. çünkü yapılacak iş daha ciddiydi.

uzadıkça uzadı, biliyorum. ama bahsetmeden de edemeyeceğim. konu cumartesi anneleri. yani öyle çok bilgi sahip olduğum bir mesele değil. aslında ana akım medya pek ilgi göstermese de yine de öyle orjinal bir konu da değil. dinlemeyen kulaklara rağmen seslerini bir şekilde duyurabilen insanlar bunlar ve yapacağımız programın çok özgün bir şey olacağını da düşünmüyorum. ancak önemli olanın bu olduğunu da düşünmüyorum. yapılabilecek pek çok -ve göreceli olarak daha kolay- şey varken bu konuya eğilecek olmak, bu konuda bir program yapmak beni heyecanlandırıyor. yani tam da istediğim gibi keyifle anlatacağım bir şey olacak.

şimdi yazıya gsü'yle girip konuyu buraya getirmemin sebebine dönelim. bahsettiğim program, yarın çekilecek. bunun için de ekipmanlarımızı iki gün evvelden aldık. kamera, tripod, mikrofon, ışık... binlerce liralık ekipman... bu günden evvel adam akıllı el süremediğimiz ekipmanlar bunlar. tüm bunların yanında da sevgili okulumdan  "kırarsanız ödersiniz." şeklinde gelen "ha bir şey oldu, ha olacak" korkusu. bir de verilmeyen ekipmanlar var ki "gg" korkusuyla onu es geçiyorum şimdi.

ekipmanın taşınması zor olacağından paylaşımı yaptık. kamerayı da ben aldım eve geldim. ses, görüntü ve lüzumlu ayarları öğrenmek için test yapacağım sözde... çantanın fermuarını açıyorum, ilk önce bir elim titriyor. bilinçaltıma sıçıyorum korkudan. bir duruyorum sonra. "oğlum orhun" diyorum, "sen 22 yaşında sinema derdine düşmüş bir adamsın, çaresi yok çekeceksin eğ başını yürü usul usul."... ekipman milyarlık, zihniyet "23 centlik asker" zihniyeti. ekipman kadar kıymetin yok okulunun gözünde. kamerayla denize düşsem, çıkıp okula gelsem, "nasıl kurtuldun?" demezler, "kamerayı kurtaramadın mı?" derler. parasını da alırlar. öyle bir duruş var.

her neyse, yazdıkça yazdım. durum şu ki, ben bu tavır karşısında bu programı yapmak zorunda olmasam "siktiret" diyip yapmayacak noktaya geldim. neredeyse şükredeceğim zorunda olmak haline... yalnız düşünmeden de edemiyorum, ya bir gün içimden geldiği için yapmak istediğim bir şey olur ve ben bunu sırf hevesimi kıran sevgili okulum yüzünden yapmaktan vazgeçersem ne olur?

bu kadar uzun yazı yazdım ve bir bok anlatmadım. neyse gsü, kodumu söyleyeyim mi kodumu?

17 Aralık 2011 Cumartesi

logos spermaticos -9-

eskişehir yolundayken düşünmek için epey vaktim oldu -gerçekten, epey vaktim oldu.-. aklıma bir ara formspringten sorulmuş olan ama bir başkasına sinirli olduğumdan yanıtlamadığım soru geldi. malum, sike sürmeye aklı olmayan insanlar, işgal girişimindeydiler o aralar. her neyse, soru aşağı yukarı şöyleydi: "hayatında yapıyor olduğun kötü bir şey ve de iyi bir şey?". tam olarak soru da değilmiş aslında.

bunu soran sevgili anonim dostum, eğer bunu okuyorsan ne âlâ, okumuyorsan da güzel sormuşsun teşekkür ederim.

yaşamak ile meşgulken yaptığım pek çok kötü şey var; ancak bir tanesi var ki onu yaptığım iyi bir şeyi söylerken de yapacağım: büyük büyük kelimeler kullanmak. küçük zihinlerin yönettiği bir dünyada yaşıyoruz, sözlerin değil eylemlerin değerli olduğu bir dünyada yaşıyoruz ve kelimelerin oldukça ucuz olduğu bir dünyada yaşıyoruz falan filan... yine de durmayı beceremiyorum.

şimdi yine büyük büyük kelimelerle, büyük büyük laflar ettiğim yere geldik. -ki pişmanlık da duymayacağım- hayatımda yapıyor olduğum iyi bir şey de yapmak istediğimi yapmak istediğim biçimde ve hissederek yapıyor olmam. pek çoğunuz biliyor ki sinema televizyon eğitimi alıyorum, e bu bloglar da malumunuz...

yaptığım iyi şeyler; fakat iyi mi yapıyorum bilmiyorum. yine de bu yaptıklarımı bir heyecan ile yapıyorum. bir şey yazıyorsam onu hissediyorum. beni sevindiren, üzen, kızdıran, erekte eden şeyleri buldum ve yazarken gülüyorum, ağlıyorum, sövüyorum ve erekte oluyorum. bu duygulardan hiçbirini duymadığım konularda, zaten eyleme geçmek için bir çaba sarf etmiyorum. bir gün, fikri mülkünü sahiplenebilme küstahlığını gösterebileceğim bir film çekilirse de işte içinde tüm bu hislerin oluşturduğu bir silsile olacaktır.

bir bok öğrenemediğim, şu kısa yaşamımda yapıyor olduğum, yapacak olduğum ve yaptığım iyi şey de budur.