bugün artık iki kişi arasında olan değil, ikişer ikişer tüm dünyaya yayılan ilişkiler oluverdiler.
bak, iyi dinle.
iki kişi arasında kalmıyor ya artık, iki kişi arasında kalması gereken... hah işte bu senin suçun. ne zaman ki bir diğeriyle aranda olan biteni, hiç alakası olmayanla paylaştın; işte o zaman bozuldu her şeyin büyüsü. bir üçüncüye yer olsa "ikili" denir miydi ikimiz arasında olana?
ne zaman ki bir üçüncüye başladık anlatmaya aramızda olan biteni, işte o zaman değerini yitirdi her şey... her şey bir yana da nasıl düşündün diğerlerinin bizim ile ilgili olanı anlayabileceğini? yazık... ondan sonra da senin ya da benim yerime karar verir oldular...
yalnız kendini içine attığın bir tuzak var ki göremiyorsun.
sen kendini tutmadın ve çeneni açtın... hani hiç düşünmedin anlattığın kişinin de anlatacağını. -ve bu her zaman böyle olur- benim de duyacağımı.
bir kişinin iki kişinin üç kişinin bilmesi ya da bilmemesi değil mesele. ikimiz tutuyorduk biz sırrımızı.
aleni olanı dile getirmemekti bir sırrı sır yapan. dile getirdin ve sır artık "bugünün haberi" haline geldi. ben de her şeyi yeniden dinledim, haberleri dinler gibi.
iki kişinin arasındaki ilişki mi? buna benden başka değer veren var mı ki?
birinin dilinden diğerine... gezdikçe değişti gerçekler. ben hatırlıyorum her şeyi de kimseye anlatamıyorum ki gerçekten olanları, neler hissettiğimi veya neyi niçin yaptığımı...
kimse de sormuyor zaten...
27 Temmuz 2010 Salı
26 Temmuz 2010 Pazartesi
yazar kilitlenmesi
"yazamamak" eyleminin psikolojideki karşılığı.
jerome david salinger... ünlü edebiyatçı en bilinen eseri "çavdar tarlasında çocuklar"ı yazdıktan sonraki 40 sene boyunca bir şey yayımlamamıştır. 74'ten bu sene ocak ayında vefat edene dek de röportaj vermemek için direnmiştir.
moby dick'in yazarı herman melville, yazdığı üç romanının ardından tanınırlığını yitirir olmuştur.
californication dizisinde hank moody, secret window filminde mort rainey'nin yaşadığı durum...
bunu neden anlatıyorum? çünkü aynı durumdan muzdaribim ve benim derdim bunların çok da ötesinde... hayır, hiç de abartmıyorum. abarttığımı düşünen, içinden "bunun götü kalkmış" diyip gülen varsa şimdi siktir olup gidebilir ve yazının devamında yapacağım açıklamaları da okumakla zaman yitirmemiş olur.
yazının başından beri bahsettiğim yazarlarla bir benzerliğim olduğunu ya da onlar kadar iyi bir yazar olduğumu bırakın bir yazar olduğumu bile iddia etmiyorum. hep söylediğim gibi ben sadece "yazmak" eylemini yapan bir insanım ve eğer "yazarım" diyorsam bu eylemi geniş zamanda çektiğimden ötürüdür. her neyse.
durumun vehameti ise şuradan gelmekte. bahsettiğim yazarlar kendilerini kanıtlamış, tarihte iz bırakmış olan insanlardır. oysaki benim henüz elle tutulur hiçbir çalışmam yok ve üstüne yazamıyorum. kulağa trajik gelmiyor mu? size göre belki hayır, ama -haliyle söz konusu benim hayatım olunca- bana göre evet...
bu yaptığım da yazmak, belki ama bu her okur yazarın yazabileceği tarzda bir yazı. nedir ki iki google araması yap, sonra gel aşikar olanı anlat. yoo dostum, yoo.
bunca zaman iyi kötü bir şeyler yazdım. aralarında binlerce beğenmediğim oldu. bir kaç tane de beğendiğim... şimdi beğenmediğim bir şeyler bile yazamıyorum... yazdıklarım da -dediğim gibi- ancak her okur yazarın yazabileceği seviyede... bir facebook kullanıcısından, bir twitter kullanıcısından daha fazlasını yazamıyorum.
yapabileceğim hiçbir şey yok.
okuyanlarda "he he çocuk heves etmiş bir şeyler yazmış. aferim en azından çabalamış." etkisi uyandırmaktan korkuyorum. yazdıklarımı açıp okuduğumda ben böyle hissediyorum...
jerome david salinger... ünlü edebiyatçı en bilinen eseri "çavdar tarlasında çocuklar"ı yazdıktan sonraki 40 sene boyunca bir şey yayımlamamıştır. 74'ten bu sene ocak ayında vefat edene dek de röportaj vermemek için direnmiştir.
moby dick'in yazarı herman melville, yazdığı üç romanının ardından tanınırlığını yitirir olmuştur.
californication dizisinde hank moody, secret window filminde mort rainey'nin yaşadığı durum...
bunu neden anlatıyorum? çünkü aynı durumdan muzdaribim ve benim derdim bunların çok da ötesinde... hayır, hiç de abartmıyorum. abarttığımı düşünen, içinden "bunun götü kalkmış" diyip gülen varsa şimdi siktir olup gidebilir ve yazının devamında yapacağım açıklamaları da okumakla zaman yitirmemiş olur.
yazının başından beri bahsettiğim yazarlarla bir benzerliğim olduğunu ya da onlar kadar iyi bir yazar olduğumu bırakın bir yazar olduğumu bile iddia etmiyorum. hep söylediğim gibi ben sadece "yazmak" eylemini yapan bir insanım ve eğer "yazarım" diyorsam bu eylemi geniş zamanda çektiğimden ötürüdür. her neyse.
durumun vehameti ise şuradan gelmekte. bahsettiğim yazarlar kendilerini kanıtlamış, tarihte iz bırakmış olan insanlardır. oysaki benim henüz elle tutulur hiçbir çalışmam yok ve üstüne yazamıyorum. kulağa trajik gelmiyor mu? size göre belki hayır, ama -haliyle söz konusu benim hayatım olunca- bana göre evet...
bu yaptığım da yazmak, belki ama bu her okur yazarın yazabileceği tarzda bir yazı. nedir ki iki google araması yap, sonra gel aşikar olanı anlat. yoo dostum, yoo.
bunca zaman iyi kötü bir şeyler yazdım. aralarında binlerce beğenmediğim oldu. bir kaç tane de beğendiğim... şimdi beğenmediğim bir şeyler bile yazamıyorum... yazdıklarım da -dediğim gibi- ancak her okur yazarın yazabileceği seviyede... bir facebook kullanıcısından, bir twitter kullanıcısından daha fazlasını yazamıyorum.
yapabileceğim hiçbir şey yok.
okuyanlarda "he he çocuk heves etmiş bir şeyler yazmış. aferim en azından çabalamış." etkisi uyandırmaktan korkuyorum. yazdıklarımı açıp okuduğumda ben böyle hissediyorum...
16 Temmuz 2010 Cuma
bilmiyor, sadece tahmin yürütüyoruz...
ve bu da can sıkıcı.
bugün, kimse ilişkisini bir diğerini anlamak üzerine kurmuyor. aksine, zaten bir diğerini anladığı varsayımından yola çıkarak kuruyor. "böyle yapıyor ki kendimi kötü hissedeyim.", "hah, hadi be! dediği kadar düşünseydi...", "onun derdi belli..."...
"ne biliyorsun kötü hissetmeni istediğimi? ne biliyorsun hiç düşünmediğimi? ya derdimi? hiç sordun mu ki bileceksin tüm bunları?"
ya da
"hiç benden duydun mu, seni sevmediğimi?"
ikili ilişkiler (ki bununla ilgili de söyleyeceğim çok şey var ya neyse, o farklı bir yazının konusu olacak.) bir günden diğerine hızla değişmeye başladı. bunu engin bilgi ve birikimlerime dayanarak değil, 20 yaşında bir üniversite öğrencisi olarak söylüyorum. siz düşünün gerisini...
sormayı ve dinlemeyi bıraktık, evet, sözler ucuz. pekâlâ ne zaman bıraktık yine de sormayı, cevapları dinlemeyi, anlamayı... yalanlar mı anlattılar da, yoksa söylediklerini duymak mı istemedik de bıraktık. belki de hiç umursamadık cevapları. hayır hayır... bir tek bu olamaz bunun sebebi.
evet, sözler ucuz; fakat sadece dinlenmiyorlarsa...
ve hayır, bilmiyorsun hiçbir şeyi. nereden bileceksin ki?
bugün, kimse ilişkisini bir diğerini anlamak üzerine kurmuyor. aksine, zaten bir diğerini anladığı varsayımından yola çıkarak kuruyor. "böyle yapıyor ki kendimi kötü hissedeyim.", "hah, hadi be! dediği kadar düşünseydi...", "onun derdi belli..."...
"ne biliyorsun kötü hissetmeni istediğimi? ne biliyorsun hiç düşünmediğimi? ya derdimi? hiç sordun mu ki bileceksin tüm bunları?"
ya da
"hiç benden duydun mu, seni sevmediğimi?"
ikili ilişkiler (ki bununla ilgili de söyleyeceğim çok şey var ya neyse, o farklı bir yazının konusu olacak.) bir günden diğerine hızla değişmeye başladı. bunu engin bilgi ve birikimlerime dayanarak değil, 20 yaşında bir üniversite öğrencisi olarak söylüyorum. siz düşünün gerisini...
sormayı ve dinlemeyi bıraktık, evet, sözler ucuz. pekâlâ ne zaman bıraktık yine de sormayı, cevapları dinlemeyi, anlamayı... yalanlar mı anlattılar da, yoksa söylediklerini duymak mı istemedik de bıraktık. belki de hiç umursamadık cevapları. hayır hayır... bir tek bu olamaz bunun sebebi.
evet, sözler ucuz; fakat sadece dinlenmiyorlarsa...
ve hayır, bilmiyorsun hiçbir şeyi. nereden bileceksin ki?
26 Haziran 2010 Cumartesi
logos spermaticos -1-
boğazımda düğümleniyor kelimeler. söylemekten geçtim, onu zaten beceremiyorum. yazamıyorum, işte ondan dem vuruyorum.
yazarken bile üşengecim, kısa kısa yazıp bitireyim istiyorum. kısa kısa yazıp, kendimi kendime anlatayım istiyorum. bu aralar onu bile beceremiyorum. bir kere daha anlıyorum, ben yazamadığımda ne hissettiğimi de bilemiyorum. işte bu yüzden yazamadığımda, kendimi de bilemiyorum. mutlu muyum, mutsuz muyum, acı mı çekiyorum, heyecanlı mıyım...
ne garip, insanın davranışlarını anlamlandıramaması. "neden?" diye sorsan (ki bu soruya cevap bulmak konusunda çok beceriksiz olduğum alenen ortadadır.) "bilmiyorum" diyeceğim ve bu da hiç inandırıcı bir cevap olmayacak; fakat kendime de verbileceğim bir cevabım yok.
basit zevkleri olan bir adamın, böyle anlaması zor duyguları olmamalı. ruhsuz olduğumu hiçbir zaman kabul etmem, ama hiçbir şey hissetmiyorsam da bunun aksini nasıl ispat ederim? insan belki üzgündür, belki mutludur, belki bıkmıştır, belki heveslidir... bunlardan birisi olmalıdır.
bense en başından beri inkar etmediğim gibi hiçbir şeyim. başarılı olduğumu düşündüğüm şeyle uğraşmaktan hiç vazgeçmedim; fakat hiçbir zaman kendini kanıtlama çabasına da düşmedim. böyle olduğu kadar karşıma kendimi kanıtlama fırsatı da çıkmadı zaten. pekâlâ, durum böyle olunca da hayatta hayallerinden ve kendini mutlu etmek için bulduğu uğraşlarından başka bir şeyi olmayan bir adam olarak kaldım.
bir şeye takıldım mıydı, hayatıma devam etmemekte ısrar ettim. kendimi terbiye etmek için takıntılar yarattım ve bunlardan beslendim. hissederek söylediklerimden dönmemek için büyük çaba harcadım. pişman mıyım? hayır, ancak her söylediğimin de arkasında durmayabilirim bugün. nitekim söylediklerim, düşündüklerim gibi değişebilir. değişecektir. dün bir şey söylediysem, yarın aksini de söyleyebilirim. kendi kanaatimce (fikirlerimin değişebildiğini biliyor olmamdan hareketle) bir şeyleri tartışmak için uygun bir adam olduğum kanısında oldum. fikrini değiştirme ihtimali olmayan bir insanla tartışmak mantıksız, ahmaklık gibi geliyor.
hassiktir. lafa başlarken bunları konuşmak amacında değildim. kendime anlatacağım şeylerin kendi geçmişimden başka bir şey olmadığını anlıyorum buradan. anlıyorum, anlıyorum da bugün hangi duygular içerisindeyim? hâlâ bilmiyorum.
eyvah! kendimi kendime anlatmakta bile güçlük çekiyorum. demektir ki günden güne daha niteliksiz yazıyorum, bu vesileyle de olmak istemediğim tarzda bir insan olmaya bir adım daha yaklaşıyorum...
yazarken bile üşengecim, kısa kısa yazıp bitireyim istiyorum. kısa kısa yazıp, kendimi kendime anlatayım istiyorum. bu aralar onu bile beceremiyorum. bir kere daha anlıyorum, ben yazamadığımda ne hissettiğimi de bilemiyorum. işte bu yüzden yazamadığımda, kendimi de bilemiyorum. mutlu muyum, mutsuz muyum, acı mı çekiyorum, heyecanlı mıyım...
ne garip, insanın davranışlarını anlamlandıramaması. "neden?" diye sorsan (ki bu soruya cevap bulmak konusunda çok beceriksiz olduğum alenen ortadadır.) "bilmiyorum" diyeceğim ve bu da hiç inandırıcı bir cevap olmayacak; fakat kendime de verbileceğim bir cevabım yok.
basit zevkleri olan bir adamın, böyle anlaması zor duyguları olmamalı. ruhsuz olduğumu hiçbir zaman kabul etmem, ama hiçbir şey hissetmiyorsam da bunun aksini nasıl ispat ederim? insan belki üzgündür, belki mutludur, belki bıkmıştır, belki heveslidir... bunlardan birisi olmalıdır.
bense en başından beri inkar etmediğim gibi hiçbir şeyim. başarılı olduğumu düşündüğüm şeyle uğraşmaktan hiç vazgeçmedim; fakat hiçbir zaman kendini kanıtlama çabasına da düşmedim. böyle olduğu kadar karşıma kendimi kanıtlama fırsatı da çıkmadı zaten. pekâlâ, durum böyle olunca da hayatta hayallerinden ve kendini mutlu etmek için bulduğu uğraşlarından başka bir şeyi olmayan bir adam olarak kaldım.
bir şeye takıldım mıydı, hayatıma devam etmemekte ısrar ettim. kendimi terbiye etmek için takıntılar yarattım ve bunlardan beslendim. hissederek söylediklerimden dönmemek için büyük çaba harcadım. pişman mıyım? hayır, ancak her söylediğimin de arkasında durmayabilirim bugün. nitekim söylediklerim, düşündüklerim gibi değişebilir. değişecektir. dün bir şey söylediysem, yarın aksini de söyleyebilirim. kendi kanaatimce (fikirlerimin değişebildiğini biliyor olmamdan hareketle) bir şeyleri tartışmak için uygun bir adam olduğum kanısında oldum. fikrini değiştirme ihtimali olmayan bir insanla tartışmak mantıksız, ahmaklık gibi geliyor.
hassiktir. lafa başlarken bunları konuşmak amacında değildim. kendime anlatacağım şeylerin kendi geçmişimden başka bir şey olmadığını anlıyorum buradan. anlıyorum, anlıyorum da bugün hangi duygular içerisindeyim? hâlâ bilmiyorum.
eyvah! kendimi kendime anlatmakta bile güçlük çekiyorum. demektir ki günden güne daha niteliksiz yazıyorum, bu vesileyle de olmak istemediğim tarzda bir insan olmaya bir adım daha yaklaşıyorum...
7 Haziran 2010 Pazartesi
yeter
zor kere zor günler...
her insan gibi benim de geldiğimde dengemin bozulduğu bir nokta var. şu an, o noktanın da çok çok ötesindeyim ve hayatın ne kadar ibne olduğunun anlaşıldığı anları ardı ardına yaşamaktayım.
kodumun dersleri fransızca ve koca sene boyunca bir halt anlamadım. hal böyleyken finaller daha bir beter oldu. ne zaman güzel bir şey olacak olsa, vazgeçiyor olmaktan. hayat her zamanki gibi gardımı kaldırmaya fırsat vermeksizin tokatlayıp duruyor.
annem bile eve geldiğimi görüp, kapının otomatiğine basmadı. halbuki anahtarımı çıkarmaya uğraşmasam bile biraz olsun ruh halimi toplayabilirdim.
pek tatsız bir şaka gibi geçip gidiyor günler. arada her şeyden uzaklaşmayı becerebildiğim günler de oldu şükür ki...
neyse işte, sıkıntılara gark oldum...
"geçer" bana gelsin, neyzen tevfik'ten...
her insan gibi benim de geldiğimde dengemin bozulduğu bir nokta var. şu an, o noktanın da çok çok ötesindeyim ve hayatın ne kadar ibne olduğunun anlaşıldığı anları ardı ardına yaşamaktayım.
kodumun dersleri fransızca ve koca sene boyunca bir halt anlamadım. hal böyleyken finaller daha bir beter oldu. ne zaman güzel bir şey olacak olsa, vazgeçiyor olmaktan. hayat her zamanki gibi gardımı kaldırmaya fırsat vermeksizin tokatlayıp duruyor.
annem bile eve geldiğimi görüp, kapının otomatiğine basmadı. halbuki anahtarımı çıkarmaya uğraşmasam bile biraz olsun ruh halimi toplayabilirdim.
pek tatsız bir şaka gibi geçip gidiyor günler. arada her şeyden uzaklaşmayı becerebildiğim günler de oldu şükür ki...
neyse işte, sıkıntılara gark oldum...
"geçer" bana gelsin, neyzen tevfik'ten...
Kaydol:
Kayıtlar
(
Atom
)