11 Kasım 2010 Perşembe

logos spermaticos -2-

dünyada söylenip söylenebilecek en büyük yalan yarışması yapılacak olsa, ben bu yarışmaya "hayatta herkes hak ettiğini alır." yalanıyla katılırdım. mümkündür ki bu yalanla da rakiplerime, toplanacak naldan başka bir ödül kalmazdı.

insanların hak ettiklerini aldıklarına inanmıyorum. en azından ben hak ettiğimi almadım. yani, elbette ki bazı zamanlar hak ettiğini de alır insan; fakat bu herkes hak ettiğini alacak anlamına gelmez.

bir yandan da idealist romantikler var ki onlara bayılıyorum... diyorlar ki "dünya adil bir yer olsaydı...". adil bir dünyada herkes hak ettiğini alır, hiç kimse mutsuz olmaz, acılarımız ve yaralarımız olmaz ve kızlar da pembe sıçarlardı. ancak adil bir dünyada yaşamıyoruz.

her neyse... ne diyordum?

bu hayatta herkes hak ettiğini almıyor. ben buna inanıyorum.

benim gibi düşünüyorsan, bir bak hayatına ve gör nedir hak etmediğin...

benim gibi düşünmüyorsan da tekrar bak, bu mudur bu dünyada senin hak ettiğin?

kaba olmak, açık saçık konuşmak istemiyorum, ama tatmin olma eşiğini sikeyim...

29 Ekim 2010 Cuma

tavan arasında sakladığım flamethrowerımı buldum

hehehe çocuklar gibi şenim. hem de elinde flamethrowerı olan çocuklar gibi şenim.

hep tetikteyim birileri "birader ateşin var mı?" diye sorar ya da güzel bir bayan ağzında sigarası henüz çakmağını bulamamışken ben tetiğe asılırım diye.

yeter bu kadar metafor.

şu güne kadar bir şeylere, şu veya bu şekilde, vâkıf oldum. bir çoğu da tesadüf değil. söyledikleriniz, yaptıklarınız, söyleyip de yaptıklarınız, söyleyip de yapmadıklarınız, söylemeyip de yaptıklarınız... hepsi fikir verir karşınızdakine. karşınızdaki de biraz dikkat ediyorsa tüm bunlara, hakkınızda pek çok şey öğrenebilir.

birileri hakkında bir şeyler öğrenmek, hayatın devamını değiştirecek bir şey mi? hayır, değil. hatta hayat, sizin kim olduğunuzu zerre umursamaz. sizin hakkınızda bir şeyler bilen adam için de hiçbir şey değişmez.

peki nedir mesele?

birisinin ruh halini sikip atabilecek bir meseleyi bilmek. bundan ne kazanç edebilirsiniz? hiçbir şey.

en sevdiği oyuncağını "acaba n'olur lan?" fikriyle kıran çocuklar gibi... o çocuk o oyuncağı kırar. en sevdiği oyuncağını kaybetmiş olur, ama yine de kırar.

14 Ekim 2010 Perşembe

kırıldı bir bir hayallerim...

"tanrıyı güldürmek istiyorsanız, ona planlarınızdan bahsedin."

istedim, yine de olmadı. iyi bir planım vardı, hevesliydim ve sabırsızlanıyordum. yaşadığım şehirden, okuduğum okuldan kısacası bugün yaşadığım hayata dair her şeyden sıkılmıştım ve gidiyordum. "gidiyorum." sanıyordum. ancak benim planımdan da hevesimden de fazlası gerekti ve bu yüzden de buradayım ve mutsuzum. en azından bir süre daha...

"mert olmayan bir insanla işe başlamak, sonu gelmeyecek ya da kötü bitecek bir yola çıkmak demektir."

elimden geldiğince, anlık heyecanlarla bir işe başlamaktan ya da başlayacağımı söylemekten kaçındım. insan karşısındakini de kendisi gibi bilirmiş, derler. belki bundan ötürü, bir insandan bir şey duyuyorsam bunu yürekten söylediğine inandım ve yarı yolda kaldım.

aynı şeylerin heyecanlandırdığı iki insan bulmak zor. kimse yeteri kadar umursamıyor artık. sözler hâlâ ucuz ve çok konuşup hiçbir şey yapmayan insanlar arasında, çok konuşup hiçbir şeyi yapmayı beceremeyen bir adam olmak da çok kolay.

okul, iş bulmak için okunuyor; çalışmak, para kazanmak için; seks ise sadece orgazm olmak için yapılıyor.

22 Eylül 2010 Çarşamba

know thyself...

sadece bir şey için böyle istikrarlı bir biçimde çabalayıp durdum. her şeyden sıkıldım, bir kenara attım. değiştim, çok değiştim... sonra yine eskisi gibi oluverdim. dengeyi korumaktan bile vazgeçtim; fakat bir tek şeyden asla vazgeçmedim:

kendimi tanımaya çabalamaktan...

ne zaman ki hiç kimsenin beni anlamadığını hissetsem, açık açık söylemekten çekinmedim. bazen de mızmızlandım, kimse beni anlamıyor diye...

halbuki "kendinden hiç bahsetmemek, iki yüzlülüklerin en büyüğüdür" ve ben bu iki yüzlülüğün içindeydim çok kez, boğazıma kadar.

halbuki kendini anlatmayı beceremeyen bir insan, nasıl anlayabilir ki kendini?

"pekâlâ anlayabilir" diye düşündüm, düşünüyorum. mesele, bir başkasının çıkıp seni anladığını iddia ederek kendi çarpık anlayışını sana senmişsin gibi anlatmamasında.

gerçekten ne istediğini anlamak ise bir insanın derdi...

neyse yok bu yazının bir ana fikri.

4 Eylül 2010 Cumartesi

düşünme beni bu kadar facebook

sosyal platformsun anladık. ama benim hayatım senin çalışma prensibine uygun olarak devam etmiyor.

önce arkadaş eklemem için aynı ağda bulunduğumuz insanları önerdin, ses etmedik.

sonra ortak arkadaşlarım olan insanları önermeye başladın, buna da ses etmedik.

ne zaman ki "Hede Hödö, Merhaba de!", "İnciya Rakos, son haberleri paylaş." demeye başladın işte orada bokunu çıkardın.

sen tanıyor musun o ismi geçen insanları? ben tanıyorum. senin içinden elektrik akımı geçen beynin kadar beynim yok mu lan benim? akıl edemiyor muyum sen söylemeden merhaba demeyi?

ama demiyorum. o, senin isimlerini rasgele seçtiğin insanlar var ya. senin götüne girsin.

hah işte o insanlar var ya, kimisi çocukluğumdan beri tanıdığım insanlar; ancak bugün paylaşabilecek bir şeyimiz kalmamış.

kimisi, sevdiğim insanlar; hayat yollarımızı çok evvel ayırmış...

kimisi, eski sevgilim; belki hâlâ sevdiğim belki de nefret ettiğim...

kimisi, belki karşılık bulmamış aşkım, umutsuzca sevdiğim ya da belki bunu hiç söyleyemediğim.

belki hepsi, belki biri, belki bunlardan hiçbiri.

öyle sen "de" dedin diye denilmiyor öyle kolay "merhaba". senin küçük kafana girmez bunun nedeni. benim küçük kafama da girmiyor gerçi.

ama yapma artık bunu facebook, oynama zihnimle.

sebebim olacaksın lan pezevenk.